"Özcü" değil "politik-sosyolojik" yaklaşım gerek

00:008/12/2009, Salı
G: 3/09/2019, Salı
Kürşat Bumin

İsviçre''deki referanduma ilişkin yorumlardan birisinde dile getirilmişti. “Minareye hayır” tercihini kullanan İsviçreliler daha çok, çok az sayıda Müslümanın yaşadığı bölgelerden çıkmıştı.Demek ki “mesafe” umursamazlık getiriyordu. (Bu formülü Peter Preston imzalı “Kıbrıs bölünmenin tek çözüm olmadığını kanıtlayabilir” (Guardian) başlıklı yazısının şerhinde de kullanmıştım.)Demek ki, etrafında Müslüman görmeyen İsviçreliler İslam ve Müslüman bahsinde çok daha önyargılı olabiliyor. “Mesafe” beraberinde

İsviçre''deki referanduma ilişkin yorumlardan birisinde dile getirilmişti. “Minareye hayır” tercihini kullanan İsviçreliler daha çok, çok az sayıda Müslümanın yaşadığı bölgelerden çıkmıştı.

Demek ki “mesafe” umursamazlık getiriyordu. (Bu formülü Peter Preston imzalı “Kıbrıs bölünmenin tek çözüm olmadığını kanıtlayabilir” (Guardian) başlıklı yazısının şerhinde de kullanmıştım.)

Demek ki, etrafında Müslüman görmeyen İsviçreliler İslam ve Müslüman bahsinde çok daha önyargılı olabiliyor. “Mesafe” beraberinde temelsiz korkuları getiriyor. Ve bu “mesafe” insanları “özcü” diyebileceğimiz bir tavır almaya itiyor.

Demek istediklerimi başka bir örnek vasıtasıyla daha açmaya çalışayım:

“Minare yasağı” dolayısıyla bir gazetede okurların sorularını cevaplandıran İslam konusunda uzman bir akademisyen (Franck Fregosi), yöneltilen sorular içinde yer alan “özcü” sorulara çok yerinde cevaplar veriyordu. Mesela şöyle “özcü” nitelikteki sorulara: “Laiklik İslam ile uyuşur mu? Kur''an ne diyor?”; “İslam Batı değerlerini tehdit ediyor mu?”; “Asıl neden İslam''ın demokrasi ile bütünleşmedeki yetersizliği değil midir?”

Görüyorsunuz, hepsi de -benzerleri gibi- “özcü” sorular. Hepsi de İslam''ın birtakım seküler değerlerle “özünde” bir uyuşmazlığın olup olmadığına cevap arıyor.

Oysa, soruları cevaplayan akademisyenin de haklı olarak söylediği gibi, sadece İslam değil hiçbir din bugünden yarına bu değerlerle doğup bügünlere gelmemiş, kamusal kurumların otonomisi ile olan ilişkisini “özü” itibariyle kurmamıştı.

Demek ki, “minare yasağı” tartışmasında da gözlendiği gibi, meseleyi “özcü” ve neredeyse “teolojik” diyebileceğimiz bir planda tartışmak doğru değildir. Tartışma ancak “politik-sosyolojik” planda, yani İslam''ın özü itibariyle nelere izin verip vermediğinden hareketle değil, Müslümanların aldığı alacağı tavırlardan hareketle sürdürülmelidir. Tartışma ancak o zaman bilgi verici olabilir, ancak o zaman fikir oluşturabilir.

Dikkat ederseniz, bu türden “özcü” yaklaşımlar ile sadece İslam''ın yukarıda bazı örneklerini sıraladığımız türden sorgulanması sırasında değil, Müslümanların gelen eleştiriler karşısında sıraladıkları karşı tezlerde de karşımıza çıkmaktadır. Mesela İslam''ın demokrasiye en uygun, “tolerans”a en yakın bir din olduğu yolundaki karşı tezlerde olduğu gibi. Takdir edersiniz ki, bu “özcü” nitelikli savunmalar da, cevap yetiştirdiği karşı tezler gibi tartışmayı bambaşka bir zemine taşımaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Demek ki, “politik-sosyolojik” bir yaklaşım, yani “zaman”ı, değişim-dönüşümü, “tarih”i ve bu çerçevede daha birçok faktörü ihmal etmeyen bir yaklaşım benimsenmediği müddetçe bu tartışma sona ermeyecektir.

Ayşe Hür''ün geçen gün Taraf gazetesinde yayımlanan yazısı bu tür bir yaklaşımı niçin benimsememiz gerektiğini hatırlatan bir çalışma niteliğindeydi. Hür, İslam kaynaklarında “Amanname” (ya da “Emanname”) diye geçen ve “Kitap Ehli” olan Zimmilere gündelik hayatlarında getirilen yasakları sıralayan “pakt”ı aktardıktan sonra şöyle devam ediyordu:

“Dahası Ömer''in Emannamesi''nde tanımlanan yasaklar, Osmanlı Dönemi''nde de uygulandı. Yani Hrıstiyanlar ölülerini sessizce gömdüler. Evlerinin Müslüman mahallelerine bakan taraflarına pencere yaptırmadılar. Açıkta şarap içmediler, Müslüman mahallelerinden domuz ve haç geçirmediler. Silah taşımadılar. Bir Müslüman''la karşılaştıklarında kaldırım değiştirdiler. Müslümanlarla alçak sesle konuştular, yollarda toplanıp kendi aralarında konuşmadılar. Garip ve aşağılayıcı kıyafetler giydiler. Yeşil renk giymediler. Ermeniler kırmızı, Rumlar siyah, Yahudiler mavi şapka ve ayakkabı giydiler. Hamamlarda takunya giyemediler, camilerin önünden geçerken ayakkabılarını çıkardılar, boyunlarına çıngırak ya da işaretler taktılar ve daha nice aşağılayıcı kurala uyarak Osmanlıların o ünlü hoşgörüsüne mazhar oldular!”

Bu eşitsizliğin asıl olarak Gülhane Hatt-ı Hümayûnu (1839) ve İslahat Fermanı (1856) ile kalktığını ve nihayet Müslüman ve gayrımüslim tebaanın “eşit haklara sahip vatandaşlar” konumuna geldiğini hatırlatmaya gerek yok herhalde.

Evet, kızacak-gücenecek bir durum yok ortada, durum böyleydi… Durumun böyle olduğu yıllarda Avrupa''da neler yapıldığını da hatırlatmaya gerek yok herhalde…

Çünkü her ikisi de geçmiş zaman artık…

Ne eski Osmanlı ülkesi bu durumda, ne de Avrupa.

Ve bizim bugün iki dünyada da gözlenen bu eşitsizlik durumundan hareketle bu iki dünyanın bugününü açıklamamız da imkansız.

Çünkü araya “zaman” girmiş, bir zamanlar “öz”e ilişkin olduğu sanılan bu “ilkeler” tamamen “arızi” nitelik kazanmış.

O halde, -bir kere daha Ayşe Hür''ün yazdıklarını hatırlayarak- hayatında hiç Müslüman komşusu olmayan İsviçrelinin ülkesindeki Balkan ve Türkiye göçmeni Müslümanlara “minare yasağı” getirmesinden hareketle ne “Batı''nın Haçlı zihniyetini” hatırlayıp-hatırlatalım, ne de bu saçmalığın karşısına “İslâm, Osmanlı ve Türk tarihi”nin “tolerans” ile yatıp kalktığı yolundaki klişeyi çıkaralım.

Bugünün gündemi artık çok farklı, milyonlarca Müslüman artık Avrupalı. Tamam belki hâlâ yeterince tanınmıyor, temsil edilmiyorlar. Ama dünyanın çok hızlı değişimi mutlaka bu açıkları da kapatacaktır. “Mesafe”yi ortadan kaldıran çoğulcu bir yapı herkes tarafından dünyanın en tabii hali olarak karşılanacaktır.