Haşhaşilerce 14 Aralık 2014’te “Basına özgürlük” tezviratı başlatıldı.
7 Ocak 2015’de Charlie Hebdo saldırısı gerçekleşti.
Birkaç gün önce de Sina’da el-Ahram bürosu havaya uçuruldu.
Görülen o ki, Müslümanlarla ilişkilendirilmek istenilen terör saldırılarında bundan sonra sadece ‘özgürlük’ terimi değil, ‘basın özgürlüğü’ terimi kullanılacak ve muhtemelen bu merkezli saldırılar daha da artacak.
Neden basın özgürlüğü?
Çünkü Batı’da terör gerekçesiyle oradaki Müslümanların hayat alanını daraltmanın yanı sıra, iç güvenlik bahanesiyle İslam dünyasından Batı’ya yapılacak girişleri zorlaştırma kararı bu kez kurumların korunması üzerinden meşrulaştırılarak pekiştirilmiş, normalleştirilmiş olunacak.
Bu yanıyla ilgili olayların Türkiye, Fransa ve Mısır üçgeninde gerçekleştirilmesi ‘basın özgürlüğü’nün belirtilen şekliyle bir komplo olarak nitelendirilmesini zait kılacak kadar Müslümanlara yönelik yeni bir engizisyonun adı olarak işlevselleştirileceğini gösteriyor.
Peki, Müslümanların buna karşı üretebilecekleri acil bir tedbir var mı?
İlk bakışta yok gibi görünüyor. Öncelikle ipin ucu hangi istihbarat örgütünün elinde bunu belirlemek oldukça zor; bu manada var olan güçlü zanların doğru bilgi olarak müşahhaslaştırılması da şimdilik mümkün değil.
O halde alışılan söyleyişle ‘nerede ve ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın’ terörün her türlüsünü şiddetle reddetmekten, olumsuzlamaktan başka elden gelecek bir şey yok.
Bu tutumun verisi ise giderek ‘kim yapmışsa cezasını çeksin’ kabulü üzerinden, terörle zerre kadar ilişkileri olmayan İslam dünyasındaki kanaat önderlerinin, alimlerin, münevverlerin dersdest edilmelerine, öldürülmelerine tepkisiz kalınmasıdır.
Nitekim son yedi ayda Kenya’da Şeyh Ebubekir Şerif (Makaburi), Mescid Musa Camii’nin imamı Şeyh İbrahim İsmail, Hasan Guti, birkaç gün önce Tuzhurmatu’da (Irak) Molla Hüseyin adlı Kürt alim, Basra Sünni Vakfı saldırısında beş alim öldürüldü. Ama bunların hiçbirisi küstah bir karikatüristin ölümü kadar olsun gündeme taşınarak sorgulanmadı.
Konunun içerideki işleyişine gelince.
Paralel yapı elemanlarının Türkiye’de basın özgürlüğünün bulunmadığına dair içeride yaptıkları toplantılardan ve dış basına verdikleri mesajlardan, yazılardan baktığımızda sorunun “Türkiye’nin dışarıya şikayet edilmesini”nin ötesinde uluslararası tertibin bir parçasına dönüştüğü ortaya çıkıyor.
1 Ocak 2013 tarihinden bu yana büyük çoğunluğu basın mensubu olan 1077 kişi hakkında tazminat ve ceza davası açan bir yapı, basın özgürlüğünü yukarıda zikredilen terör olaylarına denk getirerek diline doluyorsa bunun safiyane yapılan ferdi bir eylem olduğu söylenebilir mi?
Üstelik o yapı içinden birilerinin ‘basın özgürlüğü konusunda bizi muhtaç etmeseydiniz, sizi Batı’ya şikayet eder miydik?’ pişkinliğiyle muhbirliği normalleştirmesi ve buna aynen devam edebilmek için kendine ruhsat çıkarması alelade bir tutumdan ibaret görülebilir mi?
Öte yandan Paralel yapıya mensup güya sorumluluk sahibi biri de kalkıp, söz konusu yapının omurgasını oluşturan Haşhaşilerle (vaki çatışmadan Müslümanlar zarar görüyor gerekçesiyle) sulh yapılmasından dem vuruyor.