Ferdiyet ve sanat

04:0013/09/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

Unamuno, metafiziğin meta-linguistik olduğunu söylemiştir.Bu demektir ki, bu linguistiği bilenler ya da onun içinde duranlar ancak birbirleriyle iletişim kurabilirler. Ağyar ise bunu bilemez, bildiğini sandığı yerde bile bildiği sadece lafızlardan ibaret olacaktır.İran'da tasavvufun yasaklanmasıyla birlikte tedavüle konulan irfan kavramı, meta-linguistik dili, mektebî (ilmî, akademik) bir talim içinde uzmanlaşarak anlama ve anlatma çabasının karşılığı olmasıyla, sanırım en fazla burada işe yarar.Ancak

Unamuno, metafiziğin meta-linguistik olduğunu söylemiştir.

Bu demektir ki, bu linguistiği bilenler ya da onun içinde duranlar ancak birbirleriyle iletişim kurabilirler. Ağyar ise bunu bilemez, bildiğini sandığı yerde bile bildiği sadece lafızlardan ibaret olacaktır.

İran'da tasavvufun yasaklanmasıyla birlikte tedavüle konulan irfan kavramı, meta-linguistik dili, mektebî (ilmî, akademik) bir talim içinde uzmanlaşarak anlama ve anlatma çabasının karşılığı olmasıyla, sanırım en fazla burada işe yarar.

Ancak bu durumda da metafiziğin / irfan'ın (hatta sanatın) numenal düzeyi, fenomenal düzeye tam olarak aktarılamaz; yalnızca kimi yönleriyle suretlendirilmesinin imkanı artırılmış, doğru tasavvuru kısmen mümkün kılınmış olur.

Ferdiyet ve sanat ilişkisini konuşmaya geçerken bu özet bilgiyi verişim, sizlere (bir önceki yazımda da kendisinden alıntı yaptığım) İhsan Fazlıoğlu'nun
Kendini Bulmak
adlı kitabını (Papersense Yay., İst., 2015) okumanızı önermek içindir.

Fazlıoğlu, bu kitabında zikrettiğim bağlamda ilmî/akademik olarak söylenebilecekleri büyük oranda söylemektedir.

Biz ise formasyonumuz ve mesleğimiz gereği orada söylenenleri mümkün olabildiğince
seyrelterek
ve yine istidadımızla istihkakımız elverdiğince fenomenal düzeyi gözeterek konuşmak ihtiyacındayız.

Fert, “çiftin yarısı, tek, yalnız yegâne, yek-dâne olan şey” (Kâmûsu'l-Muhît Tercümesi); “insanlardan her biri, belirli olmayan şahıs, kişi, kimse, birey” demek (Misalli Sözlük). Bizim fert dediğimiz şey ise, erkekle kadının
nikahıyla tahsil
edilmekle (terim İbn Arabî'ye aittir) zahirî ve batınî âlem ile nikahlanan her bir akıl sahibidir. Ferdiyet de fert olma durumu, olgusudur.

Dolayısıyla o, söz konusu ilişki içinde önce kendi hü-viyetini (o oluşunu) ve ardından kendini halk edeni (O'nu) tanır. Bu tanıma şekli tüm fertler için ortak olduğundan genel bir tanımadır ki, bunu
genel itikat
şeklinde de söyleyebiliriz.

Nitekim, İsmail Hakkı Bursevî'ye nispet edilen
Lübbü'l-lübb ve Sırru's-sır
(Özün Özü) adlı risalede, “Kendini bilen Rabbini bilir” Hadis'i izlenerek, kişinin kendisini bilmesi için müşahede edilmiş, Lâ ilâhe illallah, Allah, Hu, Hakk, Hayy, Kayyum, Kahhâr şeklinde yedi makam zikredilir ki, bu makamlar sırasıyla tenzihe, bir'lemeye, varlığı(nı, külli ve cüz'i düzeyde)) idrake, cem' ve vücud'a, ibnül vakt ile ebu'l-vakt olmaya ve külli fena'ya isabet eder. (Özün Özü, Bahar Yay., İst., ?)

Bilme /tanıma merkezli olmaları bakımından bu mertebeler, genel itikada göre açıklanırlar. Haliyle, bu tanıma kevni olduğundan bir akd'i de gerektirmeyebilir. Zaten genel itikatta, hiçbir ferdin itikatsızlığı mümkün değildir. Çünkü O'nu inkar etmek, varlığı nedeniyle inkar etmektir ki, bu da kabul halinde ret etmeye tekabül eder.

Ancak fert, zahiri kendi hakikatince, batını ise kendi hikmetince tanımada aklının yeterli olmadığını da bilir ve buna bağlı olarak din'e (açıklayıcı, yol gösterici peygambere, kitaba) bağlanma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyacın karşılığı olan bir şeriatı kabul etmesiyle,
özel itikadı
(amentü'yü) kabul etmiş olur ki, böylece akd gerçekleşir.

Konu sanat (ve Müslüman sanatçı) olunca burada şu iki soru uçlanıverir:

1-Şeriatın sanat diye bir meselesi olmadığına göre, sanatçı sanat eylemiyle şeriatın dışına düşmüş, 2-Sanatçı, özel itikadı (şeriatı) kabul etmekle (akd'iyle), kendini kayıtlamış olacağına göre sanatını da sınırlandırmış, olmaz mı?

Bu iki soru, sanatın ve sanat fiiliyle sanatçının Fıkh'ın alanına çekilmesine neden olmakla, ferdi talebin, şeri emirle çatıştırılması gibi halen üstesinden gelinemeyen bir problemi de beraberinde getirmiştir.

Elbette Fıkıh her şeyin önündedir, şahsî ve zevkî nedenlerle hükümleri hafife alınamaz. Bu nedenle bizden öncekiler Fıkıh'la çatışmak yerine, sanatı bir ferdiyet meselesi (şeri planda ise
mübahat
) olarak görüp, onu sufi metafiziği içinde konumlandırmak ve dolayısıyla onu da ontolojik ilgiye bağlamak suretiyle bir çözüm üretmişlerdir.

Bunun irfanî açıklamaları için sizler Fazlıoğlu'nun adını yukarıda zikrettiğim kitabına bakarken, biz konuyu
Niyâzî-i Mısrî'nin
aşağıdaki şiiri üzerinden fenomenal yönüyle örneklendirmeye çalışalım.

Örnek olarak neden bir şiiri seçtiğimizi ise tartışmaya gerek yok. Çünkü şiir soyar/soyutlar; duyguyu ve duyuşu surete büründürerek görünürlüğe çıkartır:

Bahr içinde katreyim bahr oldu hayrân bana,

Ferş içinde zerreyim arş oldu seyrân bana.

Dost göründü çün ayân kalmadı bir şey nihân,

Tûfân olursa cihân bir katre tufân bana.

Sûrette nem var benim sîrettedir ma'denim,

Kopsa kıyâmet bugün gelmez perişân bana.

Kâf-ı dil Ankâsıyım sırrın âşinâsıyım,

Endişeler hâsıyım ad oldu insân bana.

Niyâzî'nin dilinden Yûnus durur söyleyen,

Herkese çü can gerek Yûnus durur cân bana.

Niyâzî-i Mısrî'nin bu şiirinde neyi nasıl söylediğine ise izleyen yazımızda bakalım inşallah.
#Ferdiyet ve sanat
#Müslüman sanatçı
#sanat