İran’dan çeşitlemeler

04:0011/10/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

Geçtiğimiz Salı günü akşam üzeri, Sevgili Zeynel Çakır'la Cemkeran'a gittik.O gün gitmemizin nedeni, 'Mehdi'nin salılardan bir salıda oraya gelecek (ya da inecek) olmasıymış.Asırlardır gelmeyen 'Mehdi', içten içe muzip bir merakla efsanesinin peşine düşüp, biz inişini görmeye geldik diye inecek değildi elbette.Nitekim her salı inmediği gibi, bu salı da inmedi ve dolayısıyla yine yürümedi, adına inşa edilen görkemli caminin avlusunda...O yürümedi ama onun inişini bekleyen birileri tarafından benim

Geçtiğimiz Salı günü akşam üzeri, Sevgili Zeynel Çakır'la Cemkeran'a gittik.

O gün gitmemizin nedeni, 'Mehdi'nin salılardan bir salıda oraya gelecek (ya da inecek) olmasıymış.

Asırlardır gelmeyen 'Mehdi', içten içe muzip bir merakla efsanesinin peşine düşüp, biz inişini görmeye geldik diye inecek değildi elbette.

Nitekim her salı inmediği gibi, bu salı da inmedi ve dolayısıyla yine yürümedi, adına inşa edilen görkemli caminin avlusunda...

O yürümedi ama onun inişini bekleyen birileri tarafından benim cüzdanım yürütüldü.

Neyse ki, içinde boynu bükük şekilde kendilerini bekleyen bir tekliği cebellezi ettikten sonra, cüzdanımın vaki yoksulluğunu da, yoksulluğuma karine saymış olmalılar ki, sağolsunlar bana ulaştırılmak üzere, oradaki saha görevlilerinden birine emanet etmişler.

Ben de son günlerde sadakayı ihmal etmiş olabileceğimi düşünerek, uğradığım vurgunu bu şekilde normalleştirmekle yetindim.

PORTRE, ATATÜRK, İMAM

Bir kamu kuruluşunda çalışırken, soya satmak için gelen yabancı bir şirketin elemanı, arkamdaki duvarda, tam da başımın üstünde asılı olan Atatürk portresini göstererek, “bu genel müdürünüz mi?” diye sormuştu.

Sanırım 12 Eylül darbesini izleyen günlerdeydi. duvarlardaki posterler yeterli görülmüyor, masa takvimlerinin, zarf açacaklarının bile Atatürklüsü kullanılıyordu.

O gün, o elemana durumu nasıl izah ettiğimi hatırlamıyorum ama sene 2015'in Ekim ayında bu kez ben aynı soruyla bir İranlı memuru şaşkınlığa düşürdüm, dilini dolaştırdım.

Bizim coğrafyanın ortak alışkanlığı gibidir bu durum. Halkı bir şeylerden kurtarmış olanlar, bunu duvar duvar asılmış portreleriyle, posterleriyle hatırlatırlar. Başka şeylerden kurtulmak mümkündür ama bunlardan kurtulmak nedense çok zordur.

Şia'nın resim / suret konusunda Sünnilerinkine oranla daha geniş düşündüklerini bilsem de, ondaki (sonu çoğunlukla kitsche dayanan) bu kadar genişliği mazur göremiyorum.

Bu da sanırım merhum İmam Humeyni ile ilgili (doğru ya da yanlış) kanaatlerimden kaynaklanıyor olmalı. Bana göre o asil, vakur, mütevazı ve müteşerri bir Müslümandı. Şahsı için reklama, portreye, postere tenezzül etmezdi.

Ne oldu da böyle oldu diye sormayınız, çünkü bunun izahı uzun sürer. Tıpkı, İran halkının yüzde doksanının, dar zamanlarında mutlaka yanlarında olan Türkiye halkını sevdiği halde, mevcut yönetimin Türkiye'yi bir kaşık suda boğmaya çalışmasının da uzun bir izahı gerektirdiği gibi...

GÜNEŞ GÖZLÜĞÜNÜN YERİ

Hicaplı hanımlarımızın güneş gözlüklerini başörtülerinin üzerinde tutmalarının, modayla değil, psikolojiyle ilgili olduğunu sanıyorum.

Bu yolla, hicap özgürlüğünün kısıtlanmasını protesto ederek, onunla adeta başörtülerini sağlama alırlar; onun korumalı olduğunu ve hicabın zalim düşmanlarınca açılmayacağını beyan ederler.

İran'daki hicaplı hanımlar ise, güneş gözlüklerini çenelerinde tutuyorlar. Çoğunluğunun yarım başörtülü oluşuna ve dış seyahatleri dahil her fırsatta örtüyü çıkarmaya hazır bulunuşlarına bakarak; gözlük yoluyla örtüyü korumak yerine, rejimin kararına karşı sözlü muhalefetle başlarına iş açmamak için dillerini koruma altına alıyor gibidirler.

Ne garip bir dünyadayız! Bir rejim hicaba düşmanlık eder, bir diğeri hicapsızlığa... İkisi de bir şeyleri yanlış yapıyor demeli ama, yok yok, kadınlarla ilgili her konu gibi bu konuda çok nazik; en iyisi susmalı.

GECENİN DÖRDÜNDE SİESOPOL'DE OLMAK

Turizm mevsimi bittiği için boş yer olacağı düşüncesiyle kalacağımız oteli belirlemeden gittiğimiz ve saat yirmi bir sularında vasıl olduğumuz İsfahan'da, sabahın dördüne kadar çaldığımız onlarca otel kapısı, yer yokluğu nedeniyle yüzümüze kapandı.

Son çare, bizi Tahran'dan İsfahan'a getiren aziz kardeşim Mahmud'un otomobilinde uyumaktı. Yine de önce Siesopol ve çevresinde gezinerek sabahlamayı denemekten vaz geçmedik.

Cemal Şakar ve Aykut Ertuğrul'la birlikte meşhur köprüde tur atarken, böylece “Siesopol'ü gördüm” diyenlere karşı çok önemli bir avantaj elde ettiğimizi belirten Aykut, şu espriyi patlattı: “Gecenin dördünde, ins ve cin uykudayken gezmemişseniz, Siesopol'ü görmüş sayılmazsınız.”

MEKTUPSUZLUK

Sizlerden ne haber? Selocan'ın “Vahşet Türküleri” CD'si çıktı mı?

Ekrem, gaip imamın postuna vekaleten oturdu, Aydın Doğan'ın biatını kabul buyurdu mu?

İçimde biriken mektupta yer alabilecek sorular bunlar aslında. Size İran'dan onu yazmak isterdim ama yazamıyorum çünkü internet çıktı, mektuplar da bozuldu.

Nasıl olsa “Kestane kebap, acele cevap” diyemeyecek, dahası ucunu yakamayacak ve “halim mektubumdaki harfler gibidir hani” şeklinde bir arzda bulunmayacağım.

O halde çeşitlemelerimiz mektubumuza sayılsın.

Tez vakitte görüşmek dileğiyle...
#cemkeran
#Zeynel Çakır
#iran