Önceki yazımızda
hakikat
in bir resim konusu olmadığını, zira sanatçının hakikati eline geçirip onu biçime dönüştürmediğini belirterek, aksi halde böyle bir iddianın hakikati sanatçının tasarrufuna vermek anlamına geleceğini de söylemiş ve İslam sanatında sanatçının daha sınırlı, fakat ontolojik bakımdan belki daha derin bir iş yaptığını “Hakikati temsil etmek değil, nazarı hakikate açık hâle getirecek sûreti kurma esasında vurgulamıştık.Buna tabi olarak hat levhasının Allah’ı göstermediğini; caminin Allah’ın mekânını resmetmediğini; geometrik tezyinatın tevhidin diyagramı… olmadığını belirterek, bunları,
nazar
ı maddî görünüşte hapsetmeyen; görüneni kendi üzerine kapatmayan ve idrak
i kendisinden daha fazlasına açık tutan sanatsal kuruluşlar olarak ifade etmiş, zikrettiğimiz bu önemli fark korunmadığında İslam sanatını kolaylıkla “soyut sanat”ın tarihsel bir öncülü gibi okumaya başlama tehlikesine dikkat çekmiştik.Şöyle ki, İslam sanatındaki gayri-figüratif eğilim ile Mondrian’ın soyutlaması biçimsel olarak yakınlaşsa bile aynı
sebep
ten doğmaz ve aynı menzile yönelmez ve bütün bunlar bizi yeniden “görmenin terbiyesi”ne getirir.Buna geçmeden önce şu tespitlerimizi tekrar hatırlatmalıyız: Mondrian’ın üçlü konuşmasında görmenin ilerleyişi: nesne, görünüş ve ilişki… şeklindedir. İbnü’l-Heysem bize bunun öncesinde: göz, duyusal veri, ayırt etme ve idrak sürecini… hatırlatır. İbn Arabî ise görünen ile görünmeyen arasındaki ilişkiyi: zâhir, suret, hayal/berzah ile mâna… istikametinde daha başka bir ontolojik zemine yerleştirir. Bunları tek bir sistem hâline getirmek mümkün ve gerekli de değildir.
Fakat bunlar yan yana getirildiklerinde “görmenin terbiyesi” dediğimiz şeyin sınırları daha açık hâle gelir: görmenin terbiyesi: nesneyi daha az görmek; nesneyi ortadan kaldırmak, görünüşten kaçmak; soyut biçime ulaşmak da değildir. Görmenin terbiyesi, gözün verdiğini idrakin son sözü saymamaktır. Fakat aynı zamanda görünürü değersizleştirip doğrudan bâtına ulaştığını vehmetmemektir.
Bu nedenle terbiyeli nazar: a)Zâhirde kalmaz ama zâhiri terk etmez; b)sûreti görür ama sûreti hakikatin kendisi saymaz; c)mânaya yönelir ama mânayı temellük ettiğini iddia etmez.
Belki Mondrian ile aramızdaki en esaslı fark burada ortaya çıkar. Zira soyut-gerçekçi ressam görünüşü tasfiye ederek daha saf bir görme nesnesine ulaşmak ister. Terbiye edilmiş nazar ise nesneyi tasfiye etmekten önce kendisini tasfiye etmeye yönelir. Çünkü mesele yalnız nesnenin üzerindeki fazlalıkları kaldırmak değildir. Görenin alışkanlıklarını, nefsânî taleplerini, temellük arzusunu, görünüşe bağımlılığını da hesaba katmak gerekir. Böylece soyutlamanın ekseni
nesne
, terbiyenin ekseni ise öncelikle nazar
hâline gelir.Bu bahiste Mondrian’ın üç kişisinin bakışını tekrar hatırlatmalıyız: Sanatsever “Güzel olan nedir?”; natüralist ressam: “Görünen nasıl resmedilir?”; soyut-gerçekçi ressam “Görünenin altında hangi evrensel ilişki hükmeder?” diye sorar.
Bizim esas aldığımız nazariye ise bunlara dördüncü şu dördüncü bir soruyu ekler: “Gören, hakikate yönelmek için nasıl görmelidir?”
İşte “görmenin terbiyesi” bu dördüncü sorunun zeminidir. Bu nedenle Mondrian’dan öğrenebileceğimiz önemli bir şey vardır: Gözün önündeki görünüş, sanatın nihai menzili olmak zorunda değildir. Fakat ona vereceğimiz cevap farklıdır: Görünüşün ötesine geçmek, görünüşü azaltarak soyut-gerçek’e ulaşmak değildir; görünüşü kendi başına hakikat saymayan bir nazara kavuşmaktır.
Bunlardan hareketle iki düşünce arasındaki bütün yakınlığı ve bütün mesafeyi şu iki cümlede toplayabiliriz: a) Mondrian görünüşü arındırarak gerçekliği arar, b) Görmenin terbiyesi ise nazarı arındırarak hakikate yönelir. Birincisinde sanat eserinin
biçim
i değişir. İkincisinde asıl değişmesi beklenen ise gören insan
dır.Bu yüzden daha önce kurduğumuz: harf, şekil, nazar, nûr ve huzur… zincirinde asıl belirleyici eşik
şekilden nazara geçiş
tir. Şeklin soyutlaşması kendi başına nazarı terbiye etmez. Nazarın terbiyesi, sûreti yok etmekten değil, sûretin hakkını vererek onda tükenmemekten doğar.Mondrian’ın
soyut-gerçek
i ile bizim hakikat
dediğimiz şey arasındaki benzerlik ve farklılık da burada berraklaşır: Her ikisi de görünenin nihai olmadığını söyler. Fakat Mondrian görünüşün ardında evrensel plastik ilişkiyi, biz ise görünüşü mümkün kılan ve onda tükenmeyen hakikati esas alırız. Dolayısıyla onunla aynı kapıdan çıkıyor görünsek bile aynı menzile gitmeyiz.Batı sanatına uğramamızın bir faydası tam burada ortaya çıkar: Başka bir sanatın vardığı yeri kendimize mal etmek değil, onun yürüdüğü yolu görerek kendi yolumuzun nerede ve neden ayrıldığını daha iyi anlamak için…

