Büyükada'da iki katlı eski bir Rum evi.
İskeleye biraz uzak ama yerinin yüksekliği nedeniyle denize “sanki” çok yakın.
Evin sahipleri, İnci Taşdemir Hanımefendi ile eşi Muhammet Bey ve dört kedi.
İnci Hanım'ın hikayesi biraz uzun ama özetlemeye gayret edeceğim.
Eşi Muhammed Bey Tillo'nun manevi mimarlarından birinin torunu; vakur, mütevekkil ve mütefekkir; susarak konuşması daha ağır basıyor.
İnci Hanım'ın hikayesi “uzun” dedim, “yoğun” demeliydim aslında. Çünkü normal bir insanın, normal şartlarda 70 yılda gerçekleştirebileceklerini 35 yılda gerçekleştirmiş.
Galatasaray'dan iktisata, iki buçuk yılda yüksek lisansıyla birlikte ikmal edilen hukuktan Harvard'a… Bu aslında, daha okullu olmadan, okumayı “Mavi çocuklar”dan öğrenip, dört yaşında başlayan dini tahsilinin, yeni yeni okullarla tüm hayatına yayılması demek.
İnci Hanım, Türkiye'de ilmle devleti buluşturan çok önemli isimler tarafından “özel bir çocuk” olarak karşılanmış ve bu sayede “çok özel bir ilgiyle” yetiştirilmiş gibi görünüyor.
Akademik hayatında “terör uzmanı” olarak, meslekdaşlarından daha ayrıcalıklı bir yer edinmesine rağmen “Ben terör uzmanı değilim; terör uzmanı olabilmek için terörist olmak gerekir” diyen İnci Hanım, anlaşılan o ki, terör ve iktisat ilişkilerinde uzmanlaşmakla, iktidar ve iktisadın kodlarını da çözüp, kendisini büyük şirketlerde üst düzey yöneticisi olarak buluvermiş.
Evet, İnci Hanım bir terörist değil, bilakis “kerim devlet” anlayışına sıkı sıkıya bağlı biri ama bence anarşist. Ele avuca sığmaz bir aklın, sürekli işleyen bir zihnin ve hiperaktif bir halin doğal sonucu bu.
Akademisyen ve yönetici olarak onca yoğun ilişkiler içinde şiire bitişik durması, geleneksel sanatların izini sürmesi, film senaryoları yazması… başka neyle tanımlanabilir. Zaten sanat da mutedil olanın işi değildir. Diğer bir söyleyişle sanat, itidali olmayanın itiyadıdır.
İnci Hanım'ın yoğunluğuna, dinamizmine ve başarılarına takılarsak sözü bitirmek zor olacak. Bu konularda son sözü ona söyleterek, bugününe gelelim en iyisi:
“En-Derun hayatımı bir cümle ile özetlemek gerekirse: Efkârlıyken içmek gibiydi. Efkârdan içer, içtikçe efkârlanır. Bastırmak için içer, sonra daha da efkârlanırsınız. Bir çeşit çarpan etkisi yaşarsınız yani. Öyleydi. Sonra bir gün, şişeyi kırdım. Kalanı lavaboya döktüm (…). Bana ait olmayan ne varsa attım. Geriye bir uyuz kedi, birkaç tuval resim ve kırmızı kalın bir defter kaldı. Çıplaktım. Kendimi gerçeğin tek perdelik çok sesli senfonisinden, hakikatin bin perdeli sükûnetine attım. Büyükada'daki küçük hayata. Sessizliğe. İhsan Oktay Hocam'ın da dediği gibi: 'Susmak, gerçeği anlatmanın belki de tek yolu'ydu.”
Beni, şu geçtiğimiz Pazar günü Büyükada'ya getiren de işte bu meraktı: Ana çizgileriyle aktarmaya çalıştığım bir hayatı bırakıp, susan bir Ademkızı oluvermek nasıl bir şeydi?
“Susmak” diyoruz ya, gerçekte kendi istiridyesine geri dönebilmeyi, genel kaostan bireysel kozmosuna kaçabilmeyi, hareketi kesip kendi içsel vakfesine durabilmeyi anlatmak için daha uygun bir kelime bulamadığımızdan böyle diyoruz. Yoksa, konuşmaya yazgılıdır insan; ondan kaçınması muhaldir; kâl dili susunca kâlp dili başlayıverir bülbüller gibi şakımaya ki, durdura bilene aşk olsun!
Sanat dediğimiz şey de son tahlilde bu sus(ama)manın, kelimeleşmesi değil midir zaten? Sus ve tefekkür et; tefekkür et ve eyle! Dilin dilsizliğe, elin işe bağlansın. Kısaca, “Sanat bir bağlanmadır” diyenlerin diyemedikleri şeydir, demeye çalışıtığımız.
İnci Hanım, sanatçı muhayyilesini, deyim yerindeyse ağır bir işçilikle görünür kılıyor. Sosyal bilimlerle uğraşarak baskılmaya çalıştığı bir mühendislik zekası kendisini seramik(leştirme)lere, ahşap oymalara, telkarilere, sedef kakmalara, rölyeflere vurmuş gibi. Nitekim o da, sanatının bu yanını AR-GE olarak niteliyor.
Eserlerine bakarken, bir ara tüm cesaretimi yüklenip, “biraz kolaj endişesi” duyup duymadığını sordum ve ondan şu cevabı aldım:
“-Zihnimizin yapısı da kolajı içkin değil midir?”
El-Hakk, öyledir. Çünkü aklımızın akıldanesi olan nazarımız öyledir. Gözümüz her şeyi görür ancak sadece seçtiği suretleri, akıl yoluyla adına bellek dediğimiz kartekse gönderir. Hatıra ya da hatırlama dediğimiz şey bu suretlerin yine akıl yoluyla yeniden harekete getirilmesinden ibarettir. O suretler tekrar göze (dış nazara) gelmez ancak akıl o suretleri gönül gözüne aktardığında, geçmişimizle ilişkili hüzünlenme, sevinme, üzülme dediğimiz şeylerin sebebi olan görme(ler) gerçekleşir.
Bunları demekle, İnci Hanım'ın ihtira'sındaki pür bilinçliliği de vurgulamış oluyorum.
Geriye onun öğrendiklerinin, eylediklerinin ve halen eyliyor olduklarının, “Mavi çocuklar”dan kaynaklandığını söyleyerek susmak kalıyor.