Paralel Yapı'nın aleniyet kazandığı günden beri, “inadına savunma” refleksiyle kalem oynatanların, mesleki temsil görevlerini bir yana bırakıp mahallenin kaynanası kesilen oda ve dernek yetkililerinin, Erdoğan düşmanlığı üzerinden, gerek ona saldırılarında gerekse sabit suçları nedeniyle adaletin yakalarına yapıştığı kendi örgüt elemanlarını savunurken aşırı bir şahsileştirmeye başvurdukları ve giderek bunun üzerinden Türkiye ihanetine gelip dayandıkları, malumdur.
Çünkü, emniyet teşkilatındaki ve adli yapıdaki örgütlenme başta olmak üzere, bunun içinden üretilen izinsiz dinlemenin, mahremiyetlere tecavüzün, devlet sırlarının dışarıya satılmasının, mesleki temsil perdesi altında müstemlekecilik yapılmasının, Türkiye'nin dışarıya karşı kötülenmesinin ve ülke düşmanlarıyla derin ittifaklar kurulmasının, hiçbir şekilde savunulması, mazur ya da makul gösterilmesi mümkün değildi.
Öte yandan, adları beddua ile özdeşleşen millet düşmanlarıyla, cemaat / camia oldukları iddiasındaki dindar görünümlü örgüt elemanlarının, çok kısa bir süre içerisinde siyasallaşmaları, ümmeti karşılarına alarak her fırsatta Tel Aviv'e bağlılıklılarını iletmeleri de izahı mümkün olmayan durumlardı.
Bu nedenle, Paralel Yapı'ya mensup kalemşorler, güya mesleki kuruluş erbapları doğrudan şahsileştirme üzerinden bir savunma hattı oluşturdukları gibi, dahil oldukları medya gruplarının yayınlarını, oda ve dernek faaliyetlerini de bu yöne kanalize ettiler.
Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan'ın neredeyse aldığı her nefesi ve attığı her adımı büyük bir dikkatle izleyerek, her bir sözünden ve davranışından olumsuz bir bilgi, suçlama, kötüleme üretme çabasını bir tür tiryakiliğe dönüştürdüler. Sözüm ona mimarlık kuruluşları ıspanak, pırasa eksperliğine, çevreci örgütler yatırım düşmanlığına soyundular.
Tersinden ise, yukarıda zikrettiğimiz suçları işledikleri sabit olan elemanları temize havale edebilmek için onları iyi aile babası, elinden cevşen düşmeyen dini bütün adamlar, alınları secdeli emir erleri vb. uydurma klişeler içinde, cürümlüler olarak değil, gadre uğramış sıradan şahsiyetler olarak anlatmaya kalkıştılar.
Bu şahsileştirme tersinden ve düzünden AK Parti'nin “devleti yöneten” iktidar partisi değil, sadece hükmi şahsiyete sahip siyasi bir kurum olarak gösterilmesine kadar dayandırıldı.
Örneğin, Suriye başta olmak üzere, inşa edilen bölgesel ilişkiler, bu ilişkilerde ortaya çıkan problemler bir devlet politikası olarak ele alınmak, tartışılmak yerine, AK Parti'nin (Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın) şahsi tercihleri, filleri olarak öne çıkarılmaya çalışıldı.
Fazla uzağa gitmenize gerek yok, Arap ırkçısı eski bir İslamcının, kırk kere dönmüş ama halen dönmeliğe doymamış bir siyaset bilimcinin son bir yıldaki yazılarına bir göz atarsanız, dış politikadaki hemen her konuyu devlete değil, parti olması bakımından ve ille de olumsuzlamak suretiyle AK Parti'nin şahsına yüklemek için nasıl yırtındıklarını kolayca görebilirsiniz.
Bugün de aynı şahsileştirme gayretleri bir iftar yemeğinin maliyeti, yemek masasının ve onun üstündeki bardakların, çatal-kaşıkların fiyatı üzerinden sürdürülüyor.
Diğer bir söyleyişle, şahsileştirmedeki Paralel şartlanmışlık, yine ülke ve millet meselelerinin çok uzağında, yine devlet ve temsil konularının çok dışında ve yine düşmanlığın ve bitmeyen bir kinin içinde durmaya devam ediyor.
Bunlardan bakınca, Paralel Yapı kalemşörlerinin ve mesleki odaların, bidayetinden beri millet, memleket diye bir dertlerinin olmadığı, kendi çıkarları doğrultusunda, bozgunculuğa, hainliğe, fitneye, sığ düşünceye kendilerini mahkum ettikleri rahatça görülebiliyor.
Ayrıca bunların, 7 Haziran'la ortaya çıkan siyasi tablodan kendi emellerine uygun senaryoları üretmeleri, ortalıkta sevindirik olmuş sünnet çocuğu gibi gezinen toy siyasetçilere akıl dağıtmaları, onların mekanlarına artık arka kapıdan da değil, ön kapıdan rahatça girerek nadide taktikler vermeleri mümkün iken, mezkur alışkanlıklarının karanlığında Haşhaşi bir serkeşlik içinde yüzmekten çok memnun oldukları anlaşılıyor.
Gelinen son noktada ise artık Paralel Yapı'nın yeni bir savaş taktiğinden, algı üretme çabasından söz etmenin bir gereği kalmıyor; aşırı şartlanmalar nedeniyle psikolojisi felç olmuş, kuduzlaşmış bir güruhla karşı karşıya olduğumuzu iyi bilmemiz gerekiyor.