Lâ ve gerçekçilik

00:0011/07/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Ömer Lekesiz

Batılı gerçekçiliğin benimsenmesi, geleneksel edebiyatımızdaki temel kırılma noktasıdır; ilkin, Batılılaşmanın öncüsü olan asker ve bürokrat ediblerce –yine Batı edebiyatından mülhem olarak- 19. yüzyılın ikinci yarısında "hakikiyyun mesleği" adıyla alınmış ve uygulanmıştır.Sovyet devriminin gerçekçiliği soyutun zıddı ve reddi olarak yüceltmesinin ardından gerçekçilik, Kemalist ve Kemalist zihniyetle uyum içindeki Sol edebiyatçılar tarafından hem Batılılaşma süreciyle irtibatı hem de ideolojik bir

Batılı gerçekçiliğin benimsenmesi, geleneksel edebiyatımızdaki temel kırılma noktasıdır; ilkin, Batılılaşmanın öncüsü olan asker ve bürokrat ediblerce –yine Batı edebiyatından mülhem olarak- 19. yüzyılın ikinci yarısında "hakikiyyun mesleği" adıyla alınmış ve uygulanmıştır.

Sovyet devriminin gerçekçiliği soyutun zıddı ve reddi olarak yüceltmesinin ardından gerçekçilik, Kemalist ve Kemalist zihniyetle uyum içindeki Sol edebiyatçılar tarafından hem Batılılaşma süreciyle irtibatı hem de ideolojik bir buyruk olması nedeniyle yeni edebî karakter olarak kurumlaştırılmıştır. Bugün aynı doğrultuda etkisini sürdüren gerçekçilik Müslüman yazarların büyük bir bölümü tarafından da ciddi bir rahatsızlık duyulmaksızın izlenmektedir.

Misalli Sözlük''te gerçekçilik "olayları olduğu gibi benimsemeyi, düşünce ve yaşayış ölçüsü olarak sadece onları temel almayı hedef edinme" şeklinde tanımlanmıştır. Batılı gerçekçiliğin kaynaklarının sayıca çok ve kolay ulaşılabilir olması nedeniyle tarih ve nazariyesinin onlardan okunmasını tavsiye ederek, onun bu tanım üzerinden İslami anlayışta neden bir kırılma noktası oluşturduğuna bakalım:

Akaid, Kelam ve Hikmet kitaplarının tümünde duyulardan görme duyusu ve ona bağlı olarak algılardan da gerçeklik algısı öncelenir. Örneğin Sühreverdî, latif olması açısından işitme duyusunu da önemsemekle birlikte "En şerefli duyulurlar, görmenin duyumladığı duyulurlardır" der. Ancak buradaki gerçekliğin gerçekçiye verdiği gerçekçilik hakkı onun ölümüyle son bulur ve Peygamber Efendimizin "İnsanlar uykudadır ancak öldüklerinde uyanırlar" Hadis''inin yönünü gösterir. Bu yön ahirettir ve ahiret (Sühreverdî''nin tanımıyla) gerçekçiyi kurtuluşa erdirecek "en büyük tasa"dır.

Öte yandan basireti asıl bilgi, gözün görmesini ise bilginin meydana gelme yolu olarak nitlendiren İbn Arabî ilimleri akıl, hal ve sır ilimleri olarak üçe, sır ilmini kendi içinde önce ikiye, bunları da kendi içinde farklı şubelere ayırır.

Demem o ki, İslami anlayışta gerçekçiliğe verilen değer "basiret"le, "gaybi bilgi"yle (buluşmadıkça değil) bitişmedikçe sıhhatli sayılmaz. Çünkü, ancak bu bitişen bilgiyle "Tevhid" bilgisi içinde durulabilir.

Tevhid derken ittihat ve düalite içermeyen som bir-lik''ten söz ediyorum. Bu yüzden İslami anlayışta "bir" oluş yok''un tüketilişiyle ifade edilir. Örneğin: Karanlık aydınlığın, korku güvenin yokluğudur... gibi. Bu anlayışın esası Kelime-i Tevhid''tir: "Lâ ilâhe": İlah yoktur, "İllallah": ancak Allah vardır. Dolayısıyla Müslüman zihni kuru gerçekçilik üzerinden değil, aklen lâ/yok değillemesinden en yüce Gerçek''e vardığı gibi, gerçekçilik de bu gerçeği gerçekleyenin varlığına (meluh olana) bir işaretten ibarettir.

Bu paradigma, Batılı gerçekçilik anlayışından (salt görmenin mahiyeti ve işlevi açısından onu kendi içine de çekmekle birlikte) ayrıdır. Bu nedenle bir yazar Batılı gerçekçilik üzerinden (onun ideolojisini de içselleştirerek) edebiyat yapabildiğini / yapabileceğini söylüyorsa bu onun Tevhid düşüncesinin dışından konuştuğunu gösterir.

Bunu yukarıda zikrettiğimiz şekliyle ahiret üzerinden de temellendirebiliriz: Gerçekçilik sekülerdir ve dünyevî olmayan hiçbir şeye yönelmez; dolayısıyla ahiret, gerçekçilik açısından bir "öteki"dir. Gaybi bilgi ötekileştirildiğinde ise Müslüman olmanın şartı zedelenmiş olur.

Ulaştığımız bu sonucun "Müslüman yazarın mahremiyetle mesafesi"yle ilgisini de şu şekilde kurabiliriz:

Mahremiyet, kamil olma potansiyeline sahip bulunan insana mahsus yüzlerce düzeyden birisidir. Dünyevî gerçekçilik adına bu düzeyin altına inmek insanî vasatın altına inmek, diğer bir söyleyişle onu hayvanî düzeye iterek eksiltmektir. Bu "müstehcenlik" dediğimiz şeydir; insanın insanlığını hayvanî olana doğru evirmek, onu insan kılan değerlerden soymaktır yani elbisesinden soymak değil insan oluşundan, ar''ından soymaktır.

Buradan baktığımızda söz konusu düzeydeki eksiltmeyi, Batılı edebî gerçekçiliğin etkisiyle metne dökmek basiretle, gaybi bilgiyle, ahiret tasasıyla bağdaşmaz; bunlarla bağdaşmayan bir düşünce Tevhid''le buluşmaz; Tevhid''le buluşmayan düşünce ise mubahattan bir iş yani edebiyat da olsa sıhhatli sayılmaz.

O halde "Müslüman yazarın mahremiyetle mesafesi"nde –Misalli''deki tanımıyla– gerçekçiliği esas alması problemlidir. Çünkü bu gerçekçilik yukarıda belirttiğimiz nedenlerle İslami açıdan (bir bilgidir ama) çok yetersiz bir bilgidir; bu bilgide (İbn Arabî''nin kavramlarıyla) İlah, İlahi bilgi, ihtiyar, meşiyet, irade, kudret, emir, yasak, İlahi bildirim, istifham, dua, kelam, duymak, görmek, anlayış ve hayat yoktur.

Son tahlilde asıl farkı el-Bestâmî şöyle belirlemiştir: "Siz ilminizi ölümlülerden, biz ise ölümsüz Diri''den almaktayız".