Ontolojik sanat ve estetik

04:0011/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

“Sufilik ve metafizik" başlığını taşıyan yazımızda, bu iki kelimenin ıstılahi manalarını da vererek, sufiliğin ontoloji esaslı olduğunu belirtmiştik.Ontolojiden kastımız, varlığın ilmidir ve o metafizik adıyla kurumlaşmış ilk felsefedir. Varlığı varlık olarak, varlık olmak bakımından ele alır; varolan tikel şeyleri değil de varlığın kendisini, varlığın temel özelliklerini, somut varlık yerine soyut varlığı araştırır. (Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İst., 1999)İslam metafiziği (ontolojisi)

“Sufilik ve metafizik" başlığını taşıyan yazımızda, bu iki kelimenin ıstılahi manalarını da vererek, sufiliğin ontoloji esaslı olduğunu belirtmiştik.

Ontolojiden kastımız, varlığın ilmidir ve o metafizik adıyla kurumlaşmış ilk felsefedir. Varlığı varlık olarak, varlık olmak bakımından ele alır; varolan tikel şeyleri değil de varlığın kendisini, varlığın temel özelliklerini, somut varlık yerine soyut varlığı araştırır. (Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İst., 1999)

İslam metafiziği (ontolojisi) de bu manada hangi dış etkilere maruz kalmış olursa olsun, özde Kur'an ve sünnet kaynaklı olarak, düşünen müminin de izini sürmekten kendisini alıkoyamayacağı ferdi bir arayışın ve bağlanışın karşılığıdır.

İnsanın, kendisiyle akd (sözleşme) yapacağı yegane varlığın Tanrı olduğunu, bunun da itikad ile kurulduğunu belirten İhsan Fazlıoğlu, bu durumu şöyle ifade etmiştir:

“Her şeyden önce Tanrı'nın deneyimi, âmen-tu eyleminin imlediği üzere bireyseldir; bu nedenle ferdiyet, inanma eyleminin zemininde yer alır; aynı zamanda teklife muhâtap olmanın da asgari koşulu bireyselliktir. Öyleyse, kişinin hayatında bir kere Tanrı ile özel ve mahrem bir ilişki kurması, bir deneyim yaşaması, inanma eyleminde lafzi düzeyden tahkiki düzeye geçmesi elzemdir. Özellikle bilincin, yakaza halinin eşlik ettiği biçimsel ibadetler ile onun üzerine kurulu sufi pratikler bu deneyimin boyutlarını zenginleştiren süreçlerdir. (...) Nasıl ki, Evren'e ilişkin idrakin tarihsel olması Evren'in varlığına taalluk etmez ise benzer biçimde Tanrı'ya ilişkin beşerî idrakin içeriğinin değişmesi de, Tanrı'nın mevcudiyetine değil, insan tarafından idrakine ilişkindir. Evren'e ilişkin beşerî idraklerin değişmesi, Evren'in varlığını başkalaştırmaz; benzer biçimde Tanrıya ilişkin beşerî idraklerin farklı olması da, Tanrı'nın varlığına halel getirmez. Tarihsellik, harici olanın mevcudiyetine değil, onu idrak eden müdrîk insana hastır." (Kendini Bulmak, Papersense Yay., İst, 2015)

Nitekim İslam metafiziğinden, sufi metafiziğine (ontolojisine) açılan yol da, yol olmak bakımından tek (İslam), fakat vurgulanan tarihsellik açısından bir telvin'dir.

Söz konusu arayış ve bağlanışın gerekliliğine ilişkin el- Gazzâlî'den de şunu nakledebiliriz.

Göz nuru için yedi özellik belirleyen el-Gazzâlî, dördüncüsünde şunları söyler: “Göz eşyanın dışını, üst yüzünü görür, içini göremez; kalıplarını, resimlerini görür, hakikatlerini göremez. Akıl ise eşyanın içinde ve esrarında dolaşır. Hakikatlerini ve ruhlarını idrak eder: sebeplerini ve illetlerini ve hükümlerini bulur, onların nereden meydana geldiğini, nasıl yaratıldığını ve bir şeyin ne kadar unsurlardan toplanıp terkip edildiğini, varlık mertebelerinin hangi mertebeye indiğini, diğer yaratılmışlarla olan münasebetinin ne olduğunu ve daha başka bahisleri anlar..." (Mişkatü'l-Envâr, Çev.: Süleyman Ateş, Bedir yay., İst., 1994)

Sufilik ve sufi metafiziği üzerine bunca durmamızın nedeni, daha önce de belirttiğimiz gibi, asıl sufilik, ferdiyet ve sanat ilişkileri üzerinde durmak içindi. Çünkü bu üçlüyü sufilikten ne anladığımızı belirtmeksizin ele almamız, bu sorunun sürekli salınmasına neden olacak, dahası söz konusu üçlünün içsel lişkilerini kurmamızı zorlaştıracaktı. Şükürler olsun ki, bunu dilimizin döndürüldüğünce, ışıklarında yol alabileceğimizi üç kandili de dahil ederek konuştuk.

Şimdi sufilik, ferdiyet ve sanat bahsine geçebiliriz.

Sanatın şeriat nezdinde bir hükmünün olmadığını, bu bakımdan İslam sanatı, İslamî sanat, Müslüman sanatları, geleneksel sanatlar vb. tanımlamaların lafızları bakımından hoş olsalar da tam isabetli bulunmadıklarını çeşitli vesilelerle söylemiş, ancak bizdeki sanatın sufilik içinde konumlanmakla bir değere sahip olduğunu belirtmiştik.

Ki, bu değer, sufiliğin ontoloji esaslı olması, sanatın da bu ontolojiye niyet, istikamet ve uygulama açısından bitişik olmasıyla tezahür eder.

Diğer bir söyleyişle sufiliğin himmeti ve himayesiyle kurumlaşabilen sanatımız, hem konu hem de mahiyet olarak onun ontolojisiyle kayıtlıdır.

Bu belirlememize mahsus muhtemel bir kuşkuyu ilk planda ortadan kaldırmak için, Salamân ve Absâl (Hüseyin b. İshak, İbn Sinâ, Molla Câmî, Nüvid-ı Şirazî), Hayy bin Yakzan (İbn Tufeyl), Güvercin Gerdanlığ (İbn Hazm) ve Mantıku't-Tayr (Ferîdüddîn-i Attâr) adlı metinlere bakılmasını salık verebiliriz. Bunlara erişemeyenlerin, Süleymaniye camiinin kubbesine içeriden bakmaları da yeterli olacaktır.

Söz konusu vargımız, aynı zamanda bizde neden müstakil bir sanat ontolojisinin, dolayısıyla sanata ilişkin estetik nazariyesinin olmadığını, Batıda ise neden sanat ontolojisinin, dolayısıyla estetik teorisinin olduğunu açıklamada çok önemli bir veri niteliğindedir.

O halde, bu yazıdaki arayışlarımızın ve belirlemelerimizin sonucu olarak, bizim sufi ontolojisine (metafiziğine) mahsus sanat yaptığımızı, Batı'nın ise sanata mahsus ontoloji yarattığını, bunun iki sanat arasındaki en belirgin fark, en belirgin güzellik ayrımı olduğunu vurgulayıp, bakiyesini nasip olursa bir sonraki yazıda ele alalım.
#İslam metafiziği
#sufilik
#sanat ontolojisi