Sanat ve dünya görüşü

04:006/10/2019, Pazar
G: 6/10/2019, Pazar
Ömer Lekesiz

“Ölüm” derGilles Deleuze, “Maddi bir hal değildir; tam tersine, bütün maddeden feragat etmesi itibariyle, saf bir forma, zamanın boş formuna karşılık gelir. (Zamanı doldurmanın bir aracı olarak tekrarın ölü bir maddenin dış kaynaklı özdeşliğine tabi kılınması ile ölümsüz bir ruhun iç kaynalı özdeşliğine tabi kılınması arasında hiçbir fark yoktur.) Zira ölüm olumsuzlamaya indirgenemez; karşıtlığa dayanan olumsuz gibi sınırlamaya dayanan olumsuza da indirgenemez. Ölüme prototipini veren şey, ne maddenin

“Ölüm” der
Gilles Deleuze
, “Maddi bir hal değildir; tam tersine, bütün maddeden feragat etmesi itibariyle, saf bir forma, zamanın boş formuna karşılık gelir. (Zamanı doldurmanın bir aracı olarak tekrarın ölü bir maddenin dış kaynaklı özdeşliğine tabi kılınması ile ölümsüz bir ruhun iç kaynalı özdeşliğine tabi kılınması arasında hiçbir fark yoktur.) Zira ölüm olumsuzlamaya indirgenemez; karşıtlığa dayanan olumsuz gibi sınırlamaya dayanan olumsuza da indirgenemez. Ölüme prototipini veren şey, ne maddenin ölümü hayata dayattığı bir sınırlama ne de madde ile ölümsüz hayat arasındaki karşıtlıktır. Ölüm, daha ziyade, problematiğin son formudur, bütün yanıtların sonrasında ve ötesinde varlığını sürdürüşünün işareti ve bütün olumlamaların beslendiği bu varlık(olmayan)ı tayin eden Nerede ve Ne zaman?’dır.” (Fark ve Tekrar)


Ahmet Güneştekin
’in Ölümsüzlük Odası’na, yine Deleuze’ün kelimeleriyle,
problem ve onun koşullarından oluşan kümeye “problematik” denmesinden
hareketle baktığımızda, onun ölüm problematiğiyle ilişkisini konuşmak durumundayız.
Bunu derken, nazariyatın, sanat eylemiyle eşitlenmesini kastetmiyorum. Zira, nazariyatta
ilk çıkış
noktası
akıl
iken, sanat eyleminde
hayaldir
. Buna rağmen sanat eylemi nazariyattan beslenirken, kendi koşullarından oluşan problematiği de özenle gözetir.
Öyleyse, şu soruyu sormalıyım: Yukarıdaki tanımıyla ölümün, Ölümsüzlük Odası’yla madde üzerinden temsili ve salt ona mahsus imgelerle hayatın karşısına koyulması ve daha da önemlisi ilk bakışta seyredene (alımlayana) “Nerede ve Ne zaman?” sorularını sordurmayacak kadar
genelleştirilmiş
olarak,
benim değil başkalarının ölümüne
dair bir
gerçekliği
(benden)
uzak bir yere
yerleştirmesi, nazariyat ile sanat eylemine mahsus problematiğin kendi koşulları içinde nasıl bir yer tutar?

Burada, ikili bir problematikten söz ettiğimiz halde, iki problemin içiçe geçmesi, yeni bir problematiği beraberinde getireceğinden, daha baştan buna verilecek cevabın kendi içinde bir kısırdöngüye dönüşmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Diğer bir söyleyişle, “Ölüme prototipini veren şey...” mezkur karşıtlıklar değilse, Ölümsüzlük Odası üzerinden
Bellek Alfabesi’
nde işlenen ölüm olgusunun
hafıza - hatıra (hikaye) - hayal
kelimeleriyle tefsiri de mümkün olmayacaktır.

Peki bu durumda ben, Ölümsüzlük Odası’nı değerlendirirken, ilk yazımda hafıza, hatıra (hikaye) ve bu yazımda hayal kelimelerine yaslanmakla, düşünsel planda kendi bindiğim dalı kesmiş mi oluyorum? Yukarıdan beri sık(ı) düşen ifadeleri, biraz seyrettiğimde, bunun cevabı, “elbette hayır” olacaktır. Zira konumuz esasında nazariyat ve sanat eylemi arasında vuku bulan ayrım, her ikisi için de bir sorun teşkil etmemekte; her ikisi de, “dili belirleyen dünya görüşü”ne isnat etmeleri bakımından, kendi koşulları ve gerçeklikleriyle sabit bulunmaktadır.

O halde, yukarıdaki sorumuza esas problematiği nereye koyacağız?

Bir dil olarak sanatı belirleyen dünya görüşü tahtında, burada ilgili problematiğe el atmadan önce, Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası’yla
bulduğu bir şeyi arama
eyleminin düzeyine, şu mizansen üzerinden bakmamız öncelikli hale gelir:
Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası adlı enstalasyonunu,
José Guadalupe Posada
’nın
Oaxacalı Bir Askere Ait Kurukafa
(1903) adlı resmini elimize alarak birlikte seyrediyoruz. Bir an iki sanatçının da isimlerini zihnimizden silerek baktığımızda, enstalasyon ve resim olma, hareket(lilik), hatıra vb. farklarının ötesinde, iki eserin de sanatçılarının imzalarını massederek bütünleştiğini görürüz ve bu nedenle Posada’nın resmini, Fransız işgaline direnen Oaxacalıların anısına yaptığını bildiğimize göre, Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası’nı hangi hafızanın hıfzettiği hatıraya (ve dolayısıyla hangi dünya görüşüne) göre yaptığını sorma hakkını kazanırız.
Bunu derken, Agamben’den güç alarak,
sanatı değerlendirmemizin, zorunlu olarak sanatın unutulmasıyla başladığını
belirtmemiz gerekir. Buradaki unutma, yoksama ya da bir
değer inkarı
değildir. Zira Ölümsüzlük Odası, hiçbir değerlendirmeye muhtaç olmaksızın tüm gerçekliğiyle oradadır. Burada benim asıl izini sürmek istediğim şey ise, dünya görüşünün sanatçıya sağladığı
kimliğin, üslubun, biricikliğin
cihetidir.
Bu cihet esasında, (önceki yazımda) Güneştekin’in (sanat kamuoyu tarafından da benimsenen) Mezopotamya kültürü ile, ondan etkilenen sonraki
yerli
kültürlere tabi olma durumuna tekrar dönerek, asıl kurukafa ile boynuzun hangi (coğrafi, fiziki, kültürel ve felsefi vb.) iklimin
ölüm imgeleri
olduklarına bakmalıyım.
#Gilles Deleuze
#Ölüm
#Ahmet Güneştekin
#Ölümsüzlük Odası