Sanatın mübahlığı

04:0020/09/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

Bir önceki yazmızı, olayların hayattan hasıl oldukları, Cürcani'nin kelimeleriyle, hasılın tahsilinin ise imkansız olduğunu söyleyerek bitirmiştik. Kaydın böyle konulması hemen şu soruyu zorunlu kılar: “O halde, kurgunun / ihtira'nın hükmü ve uygulama şartları nedir?”Bu soruya cevap vermeden önce aynı yazımızda geçen, sanatın mübahlığı meselesini ele almalıyız ki, Müslüman sanatçının şer'an durduğu zemini açığa çıkarmış, kurgunun hükmünü ve uygulama şartlarını (imkanını ya da imkansızlığını) bir

Bir önceki yazmızı, olayların hayattan hasıl oldukları, Cürcani'nin kelimeleriyle, hasılın tahsilinin ise imkansız olduğunu söyleyerek bitirmiştik. Kaydın böyle konulması hemen şu soruyu zorunlu kılar: “O halde, kurgunun / ihtira'nın hükmü ve uygulama şartları nedir?”

Bu soruya cevap vermeden önce aynı yazımızda geçen, sanatın mübahlığı meselesini ele almalıyız ki, Müslüman sanatçının şer'an durduğu zemini açığa çıkarmış, kurgunun hükmünü ve uygulama şartlarını (imkanını ya da imkansızlığını) bir inanç esası üzerinden tartışmış olabilelim.

Arapça ibâha (kökü: bwh; helal saymak, helal kılmak, serbest bırakmak, izhar eylemek, açık ve düz olmak) kelimesinden gelen mübah, izinli, yasak olmayan demektir.

Mübah, “Fıkıh usulü terimi olarak 'şâriin mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiil' mânasına gelir. Hüküm tanımındaki görüş ayrılığından dolayı bazı teklifî hükümlerde şer'î hitapla bunun fıkhî neticesi farklı terimlerle (meselâ haramda “tahrîm” ve “hurmet” şeklinde) ifade edilebilirken mubahta her ikisi için de ibâha kelimesi kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde mubah kelimesi geçmez; ancak Hz. Peygamber'in bazı söz ve uygulamalarıyla ilgili rivayetlerde masdarı “ibâha” ve “istibâha” olan fiillere rastlanır.” (TDVakfı İslam Ansiklopedisi, “mubah” maddesi, İbrahim Kâfi Dönmez)

Mübah'ın ilk bakışta serbestiyet belirten bu anlamı, keyfî bir davranışın gerekçesi olamaz. Çünkü o, Fıkhi bir kavram olmakla, bilakis ilmî ve amelî bir sınırı gösterir.

Bu yanıyla mübahı, doğurgan hayvanların zekatı bahsinde, “Mübaha gaflet eşlik ettiği için, insanın mübahı işlerken, Şari onu mübah yaptığı için mübah olduğunun farkında olması vaciptir. Şari onu mübah saymasaydı, insan onu yapamazdı. Böyle bir bakış mübah fiilin zekatıdır” şeklinde değerlendiren (Fütûhât-ı Mekkiyye, Çev: Ekrem Demirli, C: 4, s: 348) İbn Arabî, “mübah kılınsa bile” kaydıyla, hayayı, edebi, hicabı mübahın (seçme hakkının) önüne alarak (FM, C: 3, s: 78), adeta ariflerin şu ikazını hatırlatır: “Yaygı üzerinde otur ama yayılmaktan sakın.” (FM, C: 2, s: 215)

Fıhhi açıdan mübahla ilgili doğru istikameti İbn Arabî'den belirlediğimize göre, sanatın mübahlığı konusunda da yine İbn Arabî'ye başvurmak doğru bir tercih olsa gerektir.

Mücahedeyi, “nefsi bedensel güçlüklere zorlamak” şeklinde tanımlayan İbn Arabî, dört mücahit sınıfının sonuncusu için şunları söyler:

“Bu mücahede, yükümlülüğe eşlik eden makamlardandır. Binaenaleyh yükümlülük sürdükçe, mücahedede sürer. Yükümlülüğün hükmü kalktığında mücahede de kalkar. Bu nedenle Allah yükümlülerden mübah sınıfıyla güçlüğü kaldırdı. Bunun nedeni üzerinde yaratılmış oldukları ilahi suretin onlarda şefaat etmesidir. İlahi suret, engel tanımaz ve kendisine benzeyenin engellendiğini gördüğünde, ondan engelin kaldırılmasını ister. Bunun üzerine 'ahirette bana ulaşacaktır' denilir. Suret ise şöyle der: 'Ahiretteki durumun dünya hayatında da bir hükmü olmalıdır ki, benim şefaatimin kabulüyle sevineyim.' (…) Bunun üzerine Allah beşeri suret için 'mübah' olanı belirledi. İlahi suret, insana mübahta eylem yaparken bakar. Mübah dünya hayatında nefsin en üstün halidir. Çünkü mübah, engellemenin bulunmadığı ahiret hayatının bir parçasıdır. Nefs mübahtan mekruh veya menduba yöneldiğinde ise, suret yükümlüden kısmen yüz çevirir. Bu esnada kısmen insani surete baksa bile, bir yönüyle ondan uzaklaşır. Nefs mübahtan harama ya da bir vacibi yapmaya yöneldiğinde ise, suret perde çeker ve bütünüyle yükümlüden yüz çevirir. Ameli insana teklif eden ya da yasaklayan –ki Allah'tır- kulu bu esnada gördüğünde, kendisine vacip kıldığı şeyi vacip kılar. Hakk'ın kendisine bir şeyi zorunlu kılması 'Nefsine rahmet yazdı' (el-En'am, 6:54) ve 'Müminlere yardım üzerimizde haktır' (er-Rum, 30:47) gibi ayetlerinde dile getirilir. Böylelikle perde kalkar: Artık iki suretten her biri, hükümlerinin bütün hallerinde diğerini görür.” (FM, C: 7, s: 110)

İbn Arabî'nin bu yorumu, sanatın neden mübah olduğunu temellendirmede bize yeterli gelse de, hem lafız hem de sufi bir mana olarak Arapça'nın en zorlu kelimelerinden biri olan suret'le ilgili özel bir bilgiye sahip olmayanları ikna etmede yeterli gelmeyebilir. Bu nedenle merak edenleri, Suad el-Hakîm'in İbnü'l-Arabî Sözlüğü'ne yönlendirerek, bu bahsi şöyle sonlandıralım:

Sanatın mübahlığı, doğrudan seçme hürriyetiyle ilgilidir ve bu da doğrudan ferdiyete taalluk eder. Müslüman ferdin sanatla uğraşması, velev ki nefsani (şöhrete ulaşmak vb.) bir etki de taşısa, onu İlah-meluh, Rab-merbub ilişkisinin içine çeker. Çünkü o, sanat yaptıkça yaptıranını, eser verdikçe onda müessir olanını bilecektir.

O halde sanat, her şeyden önce bir bilme hâlidir ve el-Îcî'ye göre hâl ise “mevcud ile ma'dum arasında vasıtadır” ki, bu da ancak ferdî idrak içinde, seçme hakkını kullanmakla (mübahla) anlaşılabilir.

Bunun ve dolayısıyla sanatın mübahlığı meselesinin hem sonucu hem de özeti olarak, daha önce de zikrettiğimiz bir düsturu ama bu kez Giorgio Agamben'in kelimeleriyle tekrarlamamız da yeterli olsa gerektir:

“Bilinmeyeni bildiğimizde bildiğimiz o değil, aslında kendimizdir.”
#Sanatın mübahlığı
#helal saymak
#helal kılmak
#serbest bırakmak
#izhar eylemek