Tebliğ ve edebiyat

00:003/05/2010, Pazartesi
G: 3/09/2019, Salı
Ömer Lekesiz

Söylet beni ey kelime-i tevhit… Kıl beni ey namaz… Tut beni ey oruç…Çağır beni ey hac…Ver beni ey zekat…Yut beni ey mezar…Dini kitaplara ad olabilecek kimi söyleyişlerdir bunlar.Belki kitap adı olarak kullanılmışlardır da ben henüz duymamışımdır, görmemişimdir.Hayır ti''ye alıyor değilim bu söyleyişleri…Bilakis, bunların bir kitaba başlık olabileceğini söylemekle aslında dini metinlerin problemli alanına adım atıyorum demektir.Şundan ki, “Allah ile insanın vuslatı” olarak da tanımlanan “din” insan(lık)

Söylet beni ey kelime-i tevhit… Kıl beni ey namaz… Tut beni ey oruç…

Çağır beni ey hac…

Ver beni ey zekat…

Yut beni ey mezar…

Dini kitaplara ad olabilecek kimi söyleyişlerdir bunlar.

Belki kitap adı olarak kullanılmışlardır da ben henüz duymamışımdır, görmemişimdir.

Hayır ti''ye alıyor değilim bu söyleyişleri…

Bilakis, bunların bir kitaba başlık olabileceğini söylemekle aslında dini metinlerin problemli alanına adım atıyorum demektir.

Şundan ki, “Allah ile insanın vuslatı” olarak da tanımlanan “din” insan(lık) içindir.

Din''in insan(lık) için olduğunu söylemek, onun halk-lar için olduğunu söylemek demektir ki, bu da Din''in halk(çı) niteliğini öne çıkarmaktır.

Halk gerek felsefi, gerek iktidar, gerekse üretim-tüketim kültürü açısından sorunlu bir sözcüktür; halk, Hakk içindir, halk yönetilmek içindir, halk üretmekten ve tüketmekten başka bir olguyu temsil etmeyen, sadece çığlıklara duyarlı olan yığındır çünkü.

Buradan bakıldığında semavi dinlerin, insana varoluşuyla ilgili sorumluluklarını hatırlatma, ona ilahi itibarını yeniden kazandırma ve verili imkanları paylaşarak yaşamayı yeniden ve yeniden öğretme esaslarıyla halkın -öncelikle- en çok sömürülen, en çok ezilen kesimlerince benimsenmesinin de çok derin bir anlamının olması gerekir.

Hakk sabittir, bozulmaz ancak halk değişkendir bozulur. Bunun için din, halka, onun anlayacağı pürüzsüz, örtüsüz, mecasız bir dile konuşan tebliğciler aracılığıyla ulaşır ki, halkın bozulabilirliğine karşılık, bozulamaz olan Hakk Kelâm tekrar yoluyla etkisini süreklileştirsin.

Bu zorunlu tekrarın (tebliğin) kitaplar üstünden yapıldığını düşünürsek, o kitapların da çok fazla sayıda basılması ve satılması doğaldır.

Bu olguyu iyi gözlemleyen ve dindar halka zaten ona ait olan dini pazarlayan yayınevlerinin dine, halka ve tebliğciye verdikleri büyük zararı saklı tutarak söyleyecek olursak, tebliğci, vasat olanı gözeterek, sözünü, dini sözün özüne uygun ve “sade” olarak söylerse, sözü onun kendi zamanını da aşan bir yaygınlık kazanarak dinin ömrüne bağlanır.

Yok eğer, tebliğci, vasatı gözetmez, söyleyişinde sadeliği değil “basitliği” esas alırsa, sözünün etkisi de onu söylediği zamanla sınırlı kalır.

Sadelik, din – edebiyat ilişkisinin de merkezinde yer alır.

Bir farkla ki, tebliğcinin sözündeki sadelik dinin (şeriatın) emir ve yasaklarındaki netlikle mukayyet iken, edebiyatçının sözündeki sadelik din kültürü ve muhayyilesiyle mukayyet bir sadeliktir.

Yunus Emre''nin şu söyleyişindeki gibi tıpkı:

Aşk imamdır bize, gönül cemaat

Kıblemiz dost yüzü, daimdir salat
Dost yüzün görücek, şirk yağmalandı

Anınçün kapıda kaldı şeriat

Bunun için edebiyatçının sade sözleri çoğu zaman heteredoks bir nitelik yüklenir. Arabi''nin, Attar''ın, Mevlana''nın, Yunus''un kimi sözlerinin fakihlerce heteredoks sayılmasının önemli nedenlerinden birisi budur.

Akideden kaynaklanan bilgiyle, Tanrı inancından beslenen kültüre mahsus bilgiyi birbirine karıştırmamak, birini diğerinin yerine ikame etme yanlışlığına düşmemek için, “Mesnevi, âlemlerin Rabbi''nden gönüle inmiş hakikatleri ihtiva eder. Gerçekten de Mesnevi Rabbü''l-âlemin tarafından ilham olunmuş bir kitaptır. Bâtıl, onun ne önünden gelebilir, ne de ardından; Allah onu korur” vb. şeklindeki edebi söyleyişleri kendi edebî bağlamları içinde, hikmet algısıyla birlikte değerlendirmek gerekir.

Bu durumda tebliğciye düşen ise, Hakk Kelâm''ı ve bu kelâmı şerh eden, halk nezdinde anlaşılır kılan dince muteber sözler üstünden konuşmaktır. Bu konuşma yoluyla dünden bugüne oluşan “dini dil akrabalığı”nın taşıyıcısı olmak, ne onu edebiyata ne de edebiyatı ona istismar ettirmemek tebliğcinin kaçınılmaz bir seçimi olmalıdır.

Aksi halde, yarım imam dinden, yarım doktor candan (bazen de, yarım imam candan, yarım doktor dinden) eder söyleyişindeki gibi, bir tebliğci – edebiyatçı da muhataplarını her ikisinden yoksun edebilir.

Unutulmamalıdır ki, din pazarlamacısı yayınevlerince yeni bir yazarlık kariyeri olarak dayatılan “tebliğci-edebiyatçı yazar” tipinin dünyadaki yeri, o yayınevlerinin para kasalarının işgal ettiği yerden daha geniş ve daha değerli değildir.