Tek tarih üç imge

00:0024/09/2011, Cumartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Ömer Lekesiz

Resmi tarih''te Tanzimat''ın kendinden önceki devri, Meşrutiyet''in Tanzimat''ı, Cumhuriyet''in üçünü birden kötülemesinin tarih eğitimi açısından verdiği zarar sıkça dile getirilir ama onun hemen yanı başında gelişen "gayriresmi tarih"in de en az resmi tarih kadar tarih eğitimine zarar verdiği söylenmez pek.Çünkü resmi tarih''in Cumhuriyet''i yüceltmek için "millî tarih"e savaş açması, gayriresmi tarihçileri fanatik bir tutumla millî tarihe "kilitlemiş", dolayısıyla "tepki esaslı" iki tarih eğitimi

Resmi tarih''te Tanzimat''ın kendinden önceki devri, Meşrutiyet''in Tanzimat''ı, Cumhuriyet''in üçünü birden kötülemesinin tarih eğitimi açısından verdiği zarar sıkça dile getirilir ama onun hemen yanı başında gelişen "gayriresmi tarih"in de en az resmi tarih kadar tarih eğitimine zarar verdiği söylenmez pek.

Çünkü resmi tarih''in Cumhuriyet''i yüceltmek için "millî tarih"e savaş açması, gayriresmi tarihçileri fanatik bir tutumla millî tarihe "kilitlemiş", dolayısıyla "tepki esaslı" iki tarih eğitimi de yarım olmaları, suçlanılan ve savunulan hususları abartarak öne çıkarmaları yüzünden daima eksiklikle mâlûl olmuşlardır.

Bu yüzden, bugün (başta Mısır olmak üzere) halkı Müslüman olan ülkelerle ilglili yorumlarımızda at izini it izine karıştırmakla kalmadığımız gibi, tahammül, hoşgörü, laiklik kavramlarının tarihi arkaplanından habersiz olarak siyasi müridliğimizin düzeyine göre sübjektif, romantizm tozuna bulanmış sosyolojik itirazlar yöneltiyoruz.

Mesela, bize öğretildiğine göre Fatih''ten III. Murad''a (1453-1574) kadar olan devir Osmanlı''nın yükselme devridir. Bu devirde, Osmanlı askerleri Mekke''den Viyana kapılarına kadar at koşturmuş, destanlar yazmışlardır. Hem İslam''ın kutlu topraklarına sahip çıkmış, hem de kendisine (dolayısıyla İslam''a) karşı çıkan dört yöndeki tüm düşmanlarını korkudan tir tir titretmiştir.

Ama durum tam da böyle değildir. Yükselme devrinde Osmanlı''nın sadece Batı''sı yani Hıristiyan dünya asıl düşmandır. Diğer üç yönde Müslümanlar bulunmaktadır ki, bunların kendi aralarında da iktidar mücadeleleri yaşanmıştır. Örneğin: Safevî ve Hint-Moğol imparatorlukları.

Konuyu dağıtmamak için bu iki imparatorluk konusunda şu genel bilgileri vermekle yetineyim:

Safevî İmparatorluğu (1501-1736), Akkoyunlu Uzun Hasan''ın torunu İsmail Safavi tarafından Afganistan, Azerbaycan, Türkmenistan, İran, Irak, Ermenistan, ve Türkiye''nin doğusunu içine alan bir İslam (Şii) devleti olarak kurulmuş, oğlu I. Tahmasp zamanında yükselişini sürdürmüştür.

Hint-Moğol İmparatorluğu (1526-1858), Timur''un torunu Babür tarafından Hindistan''da –Kabil''i, Lahor''u, Delhi''yi ve Ağra''yı içine alan– bir İslam devleti olarak kurulmuştur. Babür''ün oğlu ve torunu Şah Humayun ve Ekber Şah''ın zamanı da bu imparatorluğun yükselme devridir.

Öncelikle yükselme devirlerinde söz konusu üç imparatorluğun gerek birbirleriyle, gerek Şaman, Budist ve Hıristiyan haklarla, gerekse Sünni ve Şii toplumla ilişkilerini iç-içe okumazsak, diğer bir söyleyişle Viyana''dan Çittigong''a uzanan coğrafyadaki "yükseliş zamanımız"da dînî düşüncedeki gelişmenin, çatışmanın, değişmenin, bozulmanın ve derlenişin tüm süreçlerini birlikte izlemezsek, bugüne mahsus problemleri de tam anlayamayız ve layıkıyla çözemeyiz.

Kutsal toprakları emniyet altına almak, hilafete sahip çıkmak isteyen (ve aynı zamanda bir Avrupa devleti olan) Osmanlı, Şiiliği bir devlet dinine, din''i de yas törenlerine dönüştürmek isteyen Safevî ile iktidarını garanti altına almak için hoşgörü''den panteizmi üreterek İslam''la Budizm''den yeni bir eklektik din kurmaya kalkışan "erken laik" bir Hint-Moğol İmparatorluğu "imgesi" tam da bu devletlerin "yükselme devri"ne mahsus –eşzamanlı ve İslam damgalı- üç imgedir çünkü.

Bu imgeleri ayrıştırarak düşündüğümüz ya da birini gözden kaçırdığımız takdirde, mevcut problemlerimizi anlayamadığımız gibi, kendimiz problemin ta kendisi oluruz.

Bu üç imparatorluğun yükseliş devirlerini olduğu kadar, birbirleriyle olan mücadelelerini, düşüş ve yıkılış devirlerini de yine (neden ve sonuçlarıyla) birlikte okumazsak, devlet erkinden yoksun kalan Müslüman halkların neden bir yandan Tarikat-ı Muhammediyye''ye, diğer yandan selefiliğe tutunduklarını, erkin olmadığı yerlerde Nakşibendîlik ve Kadirîlik''in nasıl Müslümanları koruyan bir iç-erk''e dönüştüğünü, hızla gerileyen "hoşgörücü" Ekberîlik''e karşı, "tahammülcü" tasavvufi akımların Endonezya''dan Somali''ye, Çin''den Fas''a kadar nasıl yayılabildiklerini ve nasıl anti-sömürgeci başkaldırının dinamosu haline geldiklerini de anlayamayız.

Mısır demiştim yukarıda; Enver Sedat''ın Hasan el- Bennâ''nın öğrencilerine yaranmak için İbn Arabî''nin kitaplarını yasakladığını bilmezsek İhvan''ın son olaylardaki rolünü nasıl doğru belirleyebiliriz? Ya da daha güncel bir yaklaşımla Mısırlı Müslümanların "laiklik teklifi" karşısındaki olumlu ya da olumsuz tepkilerini nasıl doğru okuyabiliriz?

Tarih eğitimiyle başlamıştım onunla bitireyim: resmi tarih kadar gayriresmi tarihi de aşarak, tarihimizi çevresel (peripheral) bir bakışla yeniden okumazsak düşüncemiz ve sözümüz de eksik kalacaktır.