Ankara'nın Gar Meydanı'ndaki terörü, Kaşan'ın Ağa Bozorg Medresesi'ni görmeye giderken öğrendim.
Akşam üzeriydi. Medreseye çıkan sokağı boş olarak fotoğraflayabilmek için yol arkadaşlarımdan hızlı davranıp, caddenin karşısına geçtiğimde, orta yaşlı biri yanıma yaklaşıp, üzerinde ev ve araç temin edilebileceği belirtilen bir kartı elime tutuşturdu.
İhtiyacım yok diyerek kartı kendisine hemen iade ettim. Tepkimden hiç hoşnut olmadığını belli eden bir yüz ifadesiyle, “Herhalde Türksünüz. İstanbul'da büyük patlamalar oldu, doksan işi öldü” demekle yetinmeyip, sağ elini yukarıya kaldırıp, “bummm” sesi çıkartarak, sırıttı.
Biraz sonra bana ulaşan arkadaşlara adamın dediklerini aktardım. İnternetten araştırdılar. Olay doğruydu ama yeri yanlıştı.
İlk yorumlarımız, HDPKK'nın kana doymadığı, seçim gününe kadar da vahşeti artırarak yaygınlaştırmaya devam edeceği şeklinde oldu.
Çünkü görünen köy kılavuz istemiyordu: HDPKK'nın, Suruç vahşetini üreten şımarıklığı, şimdi oy kaybetme korkusuna evrilmişti. Bu korku, bidayetinden beri vicdanla barışık olmayan bu örgütü vahşetin her türüne teşne, dış örgütlerin provokasyonlarına da elverişli kılıyordu.
Nitekim şu ana kadar doksan yedi kişinin öldüğü son olayın hemen ardından HDPKK'ca yapılan ilk açıklamalarda, oy vurgusu öne çıkartılırken, AK Parti olayın sorumlusu olarak ilan ediliyor ve devletin mafyalığından dem vuruluyordu.
Olay öncesinde, mitingin güvenliği için görevlendirilen polislere, militanların “burası bizim özgürlük alanımızdır, siz giremezsiniz” şeklindeki sözlü sataşmalarla engellemede bulunduklarından, çekilen halayda “Bu meydan, kanlı meydan” haykırışlarının yankılandığından ise hiç bahsedilmiyordu.
Kaşan'dan görülenler buydu. HDPKK, devletle boy ölçüşebilen bir örgüt olma iddiasını onun başkentine taşıyıp, ona kendi merkezinde söverek, hakaret ederek güçlülük iddiasını pekiştirmeye gayret ederken, iyi planlanmış bir tedhişin tarafı ya da aleti olarak terörün kanlı pastasından da en büyük payı almaya soyunuyordu.
İstanbul'a geldiğimizde bu durumu daha da net olarak idrak ettik.
Gar Meydanı'ndaki olaydan daha bir gün önce Diyarbakır'ın Hani ilçesinde, içinde eşinin ve üç yaşındaki kızının da bulunduğu özel aracı ile seyir halinde olan bir polis memurunun, PKK tarafından şehit edilmesi anında geri plana itilip, HDPKK mitingindeki söz konusu olay “en büyük olay” olarak öne çıkartılıyordu.
Konu vahşet olduğunda kemiyetin hiçbir önemi kalmıyordu. Çünkü bir cana kıymakla, bin cana kıymak arasında bir fark olamazdı; PKK'nın Suruç olayıyla birlikte zincirlerinden boşanmışçasına peş peşe sergilediği vahşet bu sayede örtülerek, onun siyasi kolunun gösterilerinde gerçekleştirilen terör herkesin tek gündemi haline getiriliyordu.
Oysa ki daha Dağlıca'da şehit düşen askerlerin mezarlarına dökülen su bile kurumamıştı.
Asıl sorun da burada zaten. HDPKK, bidayetinden beri “insanın terörle ölümüne” değil, ölümün kendi işine yarayanına itibar etmekle, şimdi de onu oya tahvil etmeye çalışmakla ahlaksız bir zeminde seyrediyor.
HDPKK bununla, bir yandan “bizimle başa çıkamazsınız, istediğimiz anda sizi karınızın, çocuğunuzun gözünün önünde öldürmekle kalmaz, başınızı taşla parçalar sonra da yakarız” telkinleriyle ölüm korkusunu yerleştirmeye çalışırken, diğer yandan “ey Kürtler, bize maddi destekte bulunmaz, eleman takviyesi yapmaz ve oy vermezseniz, devletin sizi öldürmesine engel olmaz, ölünüze de sahip çıkmayız” tehdidini pekiştirmeye uğraşıyor.
Dolayısıyla HDPKK için “öldürülmek bir insanlık” meselesi değil, kendisinin ve ötekinin konumununa göre şekillendirilen bir istismar meselesidir; bu nedenle kendisinin kıydığı canlar, sergilediği vahşetler, aracısı ya da aleti olduğu provokasyonlar, kendi tabanından temin ettiği kurbanlar HDPKK'ya vız geliyor.
Sonuçta HDPKK öldürse de öldürülse de bundan elde edeceği çıkara, siyasal kazanıma ve oy sayısına bakıyor.
Bizim içinse durum böyle değildir. HDPKK'nın kıydığı her can, bu milletin evladıdır.
HDPKK'nın bozmaya azmettiği şey bu milletin huzuru, güvenliği ve istikrarıdır.
Haliyle, HDPKK gibi öldürdüklerini ve siyasi bir tertiple ölüme yolladıklarını tokuşturmak bize göre değildir.
Bu nedenle Yasin'den son şehit polise kadar kıyılan onca canı unutmaksızın ve unutturulmalarına izin vermeksizin, Suruş'taki, Ankara Gar Meydanı'ndaki ölümleri birlikte değerlendirerek hakkaniyetli yorumlara ve dolayısıyla bunlara karşı doğru tedbirlere ulaşmak, cana hürmet etmek, terörle gelen her ölümden acı duymak bizim asıl seçimimiz olmalıdır.
Menfur olayı bana Kaşan'da ulaştıran, yüzü cenazeye dönükken ağlayan, sırtı cenazeye dönükken sırıtan kellelerin hayalinden ve hayaletinden kurtulabilmenin öncelikli yolu da bu olsa gerektir.