Türkiye tarihine en kara zulüm tablosu olarak işlenen alfabe değişikliğinin, bugün klasik, geleneksel sanatlar, el zanaatları şeklinde tanımladığımız işlerle uğraşanlar üzerindeki kesin etkisi yetmiş yıl süren derin suskunluktur.
Çünkü varlık şartı olan dilin ortadan kaldırılmasıyla, söz konusu sanatlar da kadük oluvermiş; diğer bir söyleyişle ehl-i hıreften, maharet sahibi herifler harflerini yitirince uğraşılarına esas dili de yitirivermişlerdir.
Sürecin nasıl işlediği herkesin malumudur. Batılı tarzda resme, heykele, musikiye aşina olanlar sistem (o sisteme işlerlik kazandıran siyaset) tarafından özendirilirken, sanattaki asıl köklü değişikliğin gerçekleştirilebilmesi için de Batı'ya devlet kesesinden destekli öğrenciler gönderilmiştir.
Bu yönelişin ve gayretin yetmiş yıllık bilançosunu nakletmemiz gereksiz.
Devlet babanın güya Batılı sanatçılarla yarışan fakat gerçekte taklitçilik etmekten öteye geçemeyen bir sürü evladı olmuş olmasına ama örneğin resimde (uluslararası planda) Şeker Ahmet Paşa'yı (ö. 1907) aşabilen tek bir Cumhuriyet çocuğu çıkmamıştır.
Öte yandan zorunlu olarak suskunluğu seçenlerse, devletin, bürokrasinin ve siyasetin üçlü kıskacına kumanda edenlerin “siz gebermeyince bu işlerin kökü kurumayacak” şeklindeki köpürtülmüş öfkelerine karşı “ya sabır” çekerek, ferdi gayretleriyle bildiklerini öğrenmeye çok hevesli birkaç öğrenciye nakletmekle yetinmiş, kendi eserlerini de (değerlerinin doğru takdir edilip edilmeyeceğine aldırmaksızın) sessizce yapıp bir kenarda biriktirmişlerdir.
Böyle böyle gelmişiz 1994'e.
O yıl bir “yerli” İstanbul Belediye Başkanı seçilmiş.
Yeni Başkan, İstanbul'un başta susuzluk derdi olmak üzere çöp toplama, ulaşım hizmetlerini artırma, Haliç'i temizleme, sanayi atıklarıyla başetme gibi... Asli sorunlarıyla uğraşmakla kalmamış, kültürel faaliyet cümlesinden sanata da el atmış. Bu çerçevede 1996'da “bir sosyal doku projesi olarak” yapılandırılan İSMEK aracılığıyla geneleksel sanatların da düştüğü yerden kaldırılmasını amaçlamış.
İSMEK'in ilk yılında üç kurs merkezinde, üç dalda, yüz kırk bir kişiyle başlayan eğitimler o günden bugüne iki yüz kırk merkezde, üç yüz kırksekiz dalda yaklaşık iki milyon kişiye ulaşırken, geleneksel sanatlar bundan hatırı sayılır bir pay alarak yetmiş yıllık bir aradan sonra tekrar halk için ve halk içinde nefes almaya başlamış.
Dolayısıyla o günün Belediye Başkanı, bugünün Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, birkaç fedakar insanın çok kıt imkanlarla ve kırık umutlarla ferdi planda yaşatmaya çalıştıkları geleneksel sanatlara, kendi kararında kararlılık gösterip, siyasetin gücünü de kullanarak tekrar yaşama alanı açmıştır.
Bu durum, siyaseti sevmiyor olsak da, kimi toplumsal dönüşümlerin, hak ve değer iadelerinin ancak siyaset sayesinde mümkün olabileceğini göstermektedir. En azından bu nedenle siyaset önemsenmeli ve akına karayı bulaştırmadan millete hizmet maksadıyla siyaseti seçenlere koşulsuz destek verilmelidir.
1996'dan bugüne İstanbul'daki İSMEK ve bu örnek üzerinden yurt sathındaki mahalli idarelerce yürütülen genelde kültür, özelde zanaat /sanat faaliyetlerinin envanterine bakılarak başta sanatın popülerleşmesi (daha açık söyleyişle ehil olmayan ellere düşecek kadar yaygınlaşması) vb. eleştiriler de elbette getirilebilir.
Bu bağlamda beni sevindiren bir gelişme, söz konusu muhtemel ferdi eleştirilerin bizzat mahalli idareler tarafından da bir iç-muhasebe vesilesi olarak konuşulmaya başlanması, kimi olumsuzluklara karşı alınabilecek tedbirlerin cesurca istişareye açılmış olmasıdır.
Dün, Keçiören Belediyesi'nin “Yerel Yönetimlerde Kültür ve Sanat Etkinlikleri Çalıştayı”na katılarak bunun güzel bir örneğine bizzat tanık oldum.
Zikrettiğim eleştiriler de dahil olmak üzere, ilgili niyetler, uygulamalar, kültür ve sanatın siyasetle mesafesi.... gün boyunca ele alınarak, toplumsal yararlılık esasıyla nelerin eksik bırakıldığı, nelerde aşırıya kaçıldığı inceden inceye konuşuldu.
Evet “siyasetin gücü” demiştim. Bu çalıştaydan da gördüm ki, milletin hizmetine ayarlanmış bir siyasetten huzur ve genişlik, millete zulmetmek için işleyen bir siyasetten ise sadece darlık ve bungunluk doğmaktadır.
Dün İsmet İnönü nasıl bir darlığın resmi idiyse, bugün de Recep Tayyip Erdoğan böylesine zor kazanılmış bir huzurun resmidir.
O halde lütfen yeni seçimde “huzurumuzu tepmemeye” özen gösterelim.
twitter.com/OmerLekesiz