Yalnızlığın parodisi

00:0019/10/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Ömer Lekesiz

Yunanca olan ''parodi'' kelimesiyle ilgili Misalli Sözlük''te şu bilgiler verilmiş: ''1. Bilinen bir şey veya olay etrafında kurulan, daha çok taklide dayanan, alay ederek güldürücü etki bırakan kısa oyun. 2. Ciddi bir eseri alaya alarak, mizahlaştırarak yazılan, bu eserin teknik düşüncesiyle yapılmış bir karikatürü sayılabilecek tiyatro eseri.''Gündelik dilde ise parodi, ''bana numara çekme'' uyarısını, hafif paylamayı, nazikçe yalanlamayı içeriyor.Örneğin uzun yıllar görüşmediğiniz ama o geçen

Yunanca olan ''parodi'' kelimesiyle ilgili Misalli Sözlük''te şu bilgiler verilmiş: ''1. Bilinen bir şey veya olay etrafında kurulan, daha çok taklide dayanan, alay ederek güldürücü etki bırakan kısa oyun. 2. Ciddi bir eseri alaya alarak, mizahlaştırarak yazılan, bu eserin teknik düşüncesiyle yapılmış bir karikatürü sayılabilecek tiyatro eseri.''

Gündelik dilde ise parodi, ''bana numara çekme'' uyarısını, hafif paylamayı, nazikçe yalanlamayı içeriyor.

Örneğin uzun yıllar görüşmediğiniz ama o geçen süre içerisinde ''yürü ya kulum olmuş'' eski bir arkadaşınızla karşılaştığınızda size garibanlık numarası çekmeye kalkışırsa, tepkinizi ''parodi yapma be mübarek'' diyerek gösterirsiniz.

Benim bu konudaki tutumumsa tahammülsüzlüğe bitişik bir tutumdur; tiyatroyu hiç sevmediğimden olsa gerek, parodiye karşı daha aşırı bir tepki gösteriyorum. Elbette bu bir kusurdur; bundan zarar da görüyorum ama ne yapayım ki, bana yapışık bir hal sonuçta; atsam atamam, satsam satamam.

Asıl zararını ise daha çok edebiyat (güya edebiyat) metinlerini okurken görüyorum bunun; parodi yapan birinin metni mezkur şartlanmam yüzünden umabileceğim en küçük zevki bile hiçleştiriyor; onu okuyup bitirdikten sonra yazarına gıyaben de olsa ''okkalı bir teşekkür''de bulunmak olsun içimden gelmiyor.

Edebiyat metinlerindeki parodinin büyük oranda ''yalnızlık'' konusunda tezahür etmesini de hayli ilginç buluyorum.

Bunu derken Genç Werther''in Acıları (Goethe), Malte Laurids Brigge''nin Notları (Rilke), Şato, Dava (Kafka), Boşlukta Sallanan Adam (Bellow) vb. kitapların gençliğimde bana da ''büyük yalnızlık içinden büyük eser üretme'' şeklinde yanlış bir hissi vermiş olabileceklerini gözardı etmiyorum elbette ama, bunları çoğunluğu aşk acısıyla cilalanmış bir yalnızlık parodisinin hizmetine tahsis edilmiş kitaplar olarak gördüğümü de pek hatırlamıyorum doğrusu.

İlle de somut bir itirafta bulunmam gerekirse alaylı bir edebiyat sever olmamın bilgisizliğimle birleşmesi sonucunda sahici olanla sahte olanı, samimi olanla samimiyetsiz olanı bir süreliğine (en azından ilk üç beş yıl) ilk bakışta ayıramayışımın problem oluşturduğunu; bu probleme bağlı olarak bir şairin üslup oluşturmasıyla, üsluplaştırılmış biçim oluşturması arasındaki farkı biraz rötarlı olarak keşfettiğimi itiraf edebilirim.

Örneğin Ahmet Haşim''in:

''Şu bakır zirvelerin ardından / Bir suvari geliyor kan rengi; / Başlıyor şimdi melul akşamlarda / Son ışıklarla bulutlar cengi.''

Dizelerindeki üsluplaştırılmış biçimle, Asaf Halet''in şu dizelerindeki

''vakit geldi kunâla?/ dünyayı göreli çok oldu?/ tam kırk yılda seni buldum kunâla ?/ bu can tenden geçmeden / bu dünyadan göçmeden?/ bir kerecik sevmek çok değil'' dizelerindeki has üslubu hemen fark edememişimdir.

Ama gelin görün ki, bende arızi olan bu hal, yeni nesil edebiyat severlerde adeta sürekli bir hale dönüşüveriyor.

Edebiyat ilgisinin on yıla baliğ olduğunu yakından bildiğim bir çok edebiyat severin (ki, bunların çoğunluğu şiirle ilgilenmektedir) sosyal medyada paylaştıkları vecizelerin, aforizmaların, notların içeriğine bakınca, ancak kendilerinden iki kat yaşlı birinin yapabileceği notaljilere düşmelerine, ''paslı bir bıçağı biler gibi biliyorum yalnızlığımı'' türünden sızlanışlara gayretle ve ısrarla tutunmalarına, sapıklığı yargı yoluyla tescil edilmiş şairlere itibar etmelerine inananmıyorum.

Şiir ya da düz-yazı olarak dergilerdeki metinler de hemen aynıyla yansıyan bu durum işte benim o tahammülsüz yanıma çarpınca olan oluyor.

Sene 1994''te yine Yeni Şafak''ta yer alan bir yazımda şunları demişim:

''Doğu ile Batı sanatları arasındaki en derin uçurum: Yalnızlık düşüncesi! Yalnızlık, Doğulunun uzletinden çıkan ışık, Batılının içe-kapanışından yankılanan hezeyan. En önemli ayrım kutsala olan mesafeleri: Doğulu yalnız, kutsalın ateşinde yanmaya çırpınan pervane, batılı yalnız kusalın gücüne başkaldıran Don Kişot.''

Aradan on dokuz yıl gibi koskoca bir süre geçmesine rağmen, hala edebi planda yalnızlığın parodisinde azalışı değil artışı yaşıyorsak, bu parodiyi süredürenlerle, buna karşı çıkanlar olarak hepimiz bir yerde müştereken yanılıyoruz demektir.

Şu on dokuz yıla bakarak ''galiba'' diyorum ''en iyisi parodiye karşı olmayı da bir parodiye dönüştürmek için dergilere bakmamalı, parodi yapma hastalığına düçar olanlardan uzak durmalı.''

Mümkün mü bilmiyorum ama denemekten kim ölmüş ki.