28 Şubat"tan gelecek hayır

00:0027/02/2007, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Özlem Albayrak

Her iki yakadan, 28 Şubat değerlendirmeleri okuyoruz bugünlerde. Dönemin siyasi aktörleri bir bir çözülmüş; kimi ''yapmasaydık iyiydi'' diyor, bazısı ''hayırlar getirdi'' diye lafa başlıyor.Haber 7 sitesinin Vakit ve Gerçek Hayat''tan alıntıladığı röportajlarda, 28 Şubat''ın militarist bürokratı Teoman Ünüsan''a rastlıyorsunuz ilkin. Nadim müsteşar, dönemin valilerinden ''ne irticası yahu'' cevabını almalarına rağmen medyanın üstün gayretleri sayesinde durumu nasıl tersine çevirip darbe havasını

Her iki yakadan, 28 Şubat değerlendirmeleri okuyoruz bugünlerde. Dönemin siyasi aktörleri bir bir çözülmüş; kimi ''yapmasaydık iyiydi'' diyor, bazısı ''hayırlar getirdi'' diye lafa başlıyor.

Haber 7 sitesinin Vakit ve Gerçek Hayat''tan alıntıladığı röportajlarda, 28 Şubat''ın militarist bürokratı Teoman Ünüsan''a rastlıyorsunuz ilkin. Nadim müsteşar, dönemin valilerinden ''ne irticası yahu'' cevabını almalarına rağmen medyanın üstün gayretleri sayesinde durumu nasıl tersine çevirip darbe havasını ısıttıklarının ifşasından, ''ekonomi iyiye gidiyordu aslında'' itirafına kadar eteğindeki tüm taşları dökmüş. Gerçek Hayat ise ''mağdur''lara vermiş sözü. Genel Yayın Yönetmeni Ali Adakoğlu, dönemin siyasi simgesi Merve Kavakçı''nın bence çok doğru bir analiz olan ''keşke vazgeçmeseydim yemin etmekten'' pişmanlığından, Ümmühan Atak ise sabık Rize milletvekili Şevki Yılmaz''ın ''dersini almış da ediyor ezber'' tadındaki ''28 Şubat hayırlara vesile oldu'' sözünden bahsetmiş.

28 Şubatçıların pişmanlıkları kendi içinde tutarlı nedenlere dayanıyor. Nasıl pişman olmasınlar ki... Darbeyi göze alacak ölçüde rahatsız oldukları, önünü-yolunu kesmek için çeşitli ''numaralar'' icat ederek sahne gerisine attıkları siyasi oluşum ve onun uzantısı olarak hayat dizaynı parametreleri, elbette revizyona uğramış bir biçimde ama daha güçlü, daha muteber ve daha ''meşru'' olarak şu anda iktidardalar. Ortak hafızaları amneziye düçar olmadıkça, Başbakan''ın İmam Hatipli olduğunu unutmayacak, eşi başını açmadıkça ''değiştik'' söylemlerine itibar etmeyecek olanlar, elbette selefleri gibi olmayan ama onlara benzeyen bu kesimin ''revizyon''una, ''restorasyon''una inanmadılar ve inanmayacaklar … Ancak hava bunları ''indirmek'' için yeteri kadar puslu da değil. Çünkü kimse kalkıp ''İmam Hatipler arka bahçemizdir'', ''Rektörler başörtülü kızlara selam duracak'' dememiş, kırmızı alarm sistemini devreye sokacak konulara bulaşılmamıştır. Rejim tehdidi fenomeninden bir gerçeklik algısı çıkaramamışlar, oturmuş oturdukları yerde ve kalakalmışlardır. Nasıl pişman olmasınlar…

Nitekim, bürokrasi ve karar vericilerin kendi elleriyle imzaladığı bir intihar pusulasına dönüşmüştür 28 Şubat ve bu müteselsil süreç, 28 Şubatçıları emekli koltuğuna mıhlayıp, iç geçirme ayinleriyle zaman doldurma rolünü biçmiştir işte. Çok manidar değil mi? Sökün eden iç pişmanlıklara hiç şaşmamalı.

Gelgelelim, bu süreçten birebir zarar görmüş, zarar görmeyi bırakın vatanını ve üst üste koyduğu her şeyi bırakıp yurtdışına gitme derecesinde büyük bedeller ödemiş siyasilerin, bu derece ''özeleştiri'' kabiliyeti geliştirmesi de ayrı bir manidarlık örneği. Nasıl dönüştürücü bir manivelaymış şu 28 Şubat diye düşünmeden edemiyor insan. Çünkü bu duruştan, “tokatı yedik, akıllandık” anafikri sadır oluyor ve bu da darbe gerekçelerini haklı çıkaran, hem de demokrasi ihlali realitesine rağmen haklı çıkaran bir düzleme kayıyor ki, bunun Şubat mağduru demokrasi yanlısı birimlerce telaffuz edilmesi şık değil.

Çünkü, birincisi bu ülkenin huzuru ve insanca yaşama arzusuna, demokrasiye inanmış, bu uğurda savaş da vermiş ama lafı yine de''28 Şubat faydalı oldu''ya getiriyorsanız, darbeyi haklı çıkaran darbe mağdurusunuz demektir. Bu da herhalde postmodern kalkışmanın postmodern sonuçları olsa gerektir.

İkincisi 28 Şubat, kırmızı çizgiler aşıldığı anda, ''darbe'' kartını yüzünüze sallayan elit ''tür''ünün elini güçlendirmiştir. Bir büyükelçinin Başbakan''ına kafa tutabilmesini, ''uzatma, devlet benim arkamda, çağırırım gelirler ha'' yollu, fazla yükseltilmiş bu özgüvenini, başka türlü nasıl açıklayabilirsiniz.

28 Şubat ne yazık ki, niteliksel bir değişimi de öngören eklektik bir siyasal yönetim anlayışının doğmasına sebebiyet vermiştir. Daima savunma durumunda kalanların ''takiyye'' yapmadığını ispatlamak için, yanlış anlaşılabilecek fikirleri aklından bile geçirmemeye gayret ederek hareket tarzı belirlemeye başlaması, bir noktadan sonra kendini gerçekleştirme amacından sapılmasına sebebiyet veren sürecin fitilini ateşlemiştir. 28 Şubat''tan sonra tertip edilen -amiyane tabirle- ''ite bulaşacağına çalıyı dolaş'' siyaseti, özgürlük algısı ve legal demokratik hak ve kazanımlar sözkonusu olduğunda dahi, -itiraf edelim ki- siyaset elitini naçar bırakma noktasına getirmiştir. Sistemin sinir uçları ve meşruiyet sorununun sacayaklarından ikisi olan ''başörtüsü ve İmam Hatip'' noktasında naçar kalınmış ama ''Kürt sorunu'' konusunda çok haklı olarak, anlamlı bir demokratik duruş sergilenmiştir. Ama aynı demokrasiden başkalarının faydalanması siyaset üstü yasaklar listesindedir.

Elbette bu 28 Şubat''ın marifeti. Bunun, süreç sonrası oluşan ve kim ne derse desin hala tepemizde asılı duran havayla, aldığımız nefes kadar yakından ilintisi var. Şubat sonrası oluşan dindar tipolojisine bakın mesela. Sırf adının başındaki ''İslamcı'' sıfatından neşet eden eksiklik hissini bertaraf edebilmek için, en vahşi kapitalistten daha ''serbest piyasacı'' uygulamalara imza atmak bir ''yeterlilik'' ölçütüne dönüşmüştür bu ülkede. Hakeza, sosyal arenadaki başörtülülerin modern giyinmeye bunca titizlik gösterip, Fatih sokaklarında şıklık yarışına çıkmalarının bir nedeni de bu ''eksiklik'' hissinden kurtulma çabası değil de nedir? Çünkü bilirsiniz, içki içmekle, başını açmakla ve ikili ilişkilerdeki rahatlığınızla tartılır modernliğiniz. ''Çayda Çıra'' meselesi mesela, dindar bir yöneticinin eşini aldatma hikayesi bile imam nikahıyla değil de, gayet modern bir tavırla nikahsız olarak vuku bulmuştu hatırlarsanız.

Sonuçta ''kendini sistem nazarında temize çekme'' gayretindeki bu samimiyet, ''hayatı dinin çizdiği çerçeve''den algılama duyarlılığını azaltmış, dindarlık yerini ortalama muhafazakarlığa bırakmış, elde neredeyse yalnızca ''modern hayat imkanları'' kalmıştır. Özeleştiri, özeleştiri denilen şey de kanımca tam olarak budur. Sorarım şimdi: Bu mudur 28 Şubat''ın hayırlara vesile olması?