Uygarlaştırma görevinden uygarlıklar çatışmasına

04:0028/08/2023, Pazartesi
G: 28/08/2023, Pazartesi
Selçuk Türkyılmaz

Batı’nın diğerleriyle ilişkisini “sömürgecilik” kavramı üzerinden açıkladığımızda medeniyet ile alakalı meseleleri derinleştirmek neredeyse imkânsızdır. Sömürgecilik kavramı ile istismara yönelik faaliyetlere odaklanmak kaçınılmazdır. Hâlbuki 19. Yüzyıl’da Batılı kolonyalist ülkeler müstemleke siyasetinin eksenine uygarlaştırma görevini koymuştu. Çünkü amaçlarından biri elbette maddî imkânlara çökmek olsa da toprağın yani mekânın ele geçirilmesiydi. Mülk olarak edindikleri yeni bölgelere taşınacaklardı.

Batı’nın diğerleriyle ilişkisini “sömürgecilik” kavramı üzerinden açıkladığımızda medeniyet ile alakalı meseleleri derinleştirmek neredeyse imkânsızdır. Sömürgecilik kavramı ile istismara yönelik faaliyetlere odaklanmak kaçınılmazdır. Hâlbuki 19. Yüzyıl’da Batılı kolonyalist ülkeler müstemleke siyasetinin eksenine uygarlaştırma görevini koymuştu. Çünkü amaçlarından biri elbette maddî imkânlara çökmek olsa da toprağın yani mekânın ele geçirilmesiydi. Mülk olarak edindikleri yeni bölgelere taşınacaklardı. Bunu daha önce Amerika’da başarmışlar, uzak coğrafyalarda yeni Avrupalar icat etmişlerdi. Avustralya ve Yeni Zelanda’da başarmak üzereydiler. Bizde kolonyalizmi karşılamak üzere müstemlekeciliğin tercih edilmesi boşuna değildir. Kavramın kökünde mülk edinme anlamı çok barizdir. Bu, sömürme yani istismar eylemini aşan bir durumdur.

Özellikle Fransız müstemlekelerinde kolonyalizmi karşılamak üzere müsta’mere kavramının kullanılması sömürgecilik ve müstemlekecilik arasındaki farkın anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Kubbealtı Lugatı’na göre müsta’mere “göçmen yerleştirilmek sûretiyle bayındır duruma getirilen yer, müstemleke, koloni” anlamına gelir. Bu anlam “Batılı insanın omuzlarında bir yük” olduğu varsayılan uygarlaştırma görevinin anlaşılması açısından önemlidir. Koloni oluşturarak uzak toprakları bayındır duruma getirdiklerine inanıyorlardı. Uygarlaştırma ile kast edilen tam da buydu. Bu sebeple özellikle 19.yüzyılda denizaşırı topraklara yerleşerek mekâna el koyma faaliyetlerinden asıl olarak orada yaşayan insanların faydalandığını düşünmüşlerdir. Kuşkusuz bu, ideolojik bir yorumdu ve bundan dolayı uygarlaştırma görevi düşüncesi kolonyalizmin ideolojisidir. Bu açıdan İngiliz şair Rudyard Kipling’in müstemlekeleciliğin ideoloğu olarak görülmesi şaşırtıcı değildir.

Peki, onların uygarlaştırma görevi olarak tanımladıkları bir gerçeği başkalarının sömürü faaliyeti olarak görmesinde ne sakınca var? En başta müstemlekeciliğin ve sömürgeciliğin aynı kavramı karşılamadığını belirtelim. İstismar, exploit kavramını karşılar. Bu fark oldukça önemlidir. Çünkü kavramın kökünde kullanma anlamı barizdir ve bu anlam mamur hâle getirmeyi içermez. Üstelik bu kavramda müstemlekelerin temel problemi de görünmez hâle gelir. Bu durum müstemleke dönemlerinden geriye kalan sorunlar arasında uygarlık ve kültürle alakalı olanların ortaya çıkarılmasını da zorlaştırır. Dolayısıyla belirsizliğe ve muğlaklığa teslim olmak kaçınılmaz bir hâl alır.

1950’den sonra İslamcılar, müstemlekelerin bağımsızlaşması döneminde İslam medeniyeti kavramı üzerinde durmuşlardır. İslamcı aydınların İslam’ın donmuş veya durdurulmuş bir uygarlık olduğu fikrinden hareket ettiklerini zannetmiyorum. Onlar müstemleke ideolojisine karşı koymak için İslam uygarlığı fikrini geliştirmişlerdi. Kuşkusuz bu da ideolojik bir tavırdı. Bunu, belki nefs müdafaası olarak görebiliriz. Fakat asıl olarak Rudyard Kipling gibi ideologlara cevap verdiklerini görmemiz gerekir. Müstemleke ideolojisinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bu yeni uygarlık güç üzerinde yükseldiği için sirayet ettiği alanlarda yaşayanları kendine çekebiliyordu. Mehmet Akif’in medeniyeti tek dişi kalmış canavar olarak tanımlaması sıradan bir hadise değildir.

1990’larda ABD öncülüğünde İslam coğrafyası yeniden istila edilirken Francis Fukuyama, tarihin sonundan bahsettiğinde Batı medeniyetinin mutlak üstünlüğü üzerinde durmuştu. Fukuyama’dan sonra Samuel Huntington’ın Batı uygarlığı ile diğer uygarlıklar arasındaki çatışma bölgelerinden veya diğer uygarlıkların birbirleriyle sorunlarından bahsetmesi aslında yeni bir duruma işaret ediyordu. “Clash of Civilizations” yani medeniyetler çatışması uygarlaştırma görevinin yerine geçmişti. Bu, Avrupa kolonyalizmi ile ABD emperyalizmi arasındaki fark olarak görülebilirdi. Aynı zamanda bu değişimi Batı’nın kendine inancını kaybetmesine yormak da mümkündü. Bugün daha çok Batı’nın merkezinde olduğu bir dünyanın sonuna yaklaşıldığını düşünenlerin sayısı arttığına göre inanç kaybının 1990’larda su yüzüne çıktığını düşünebiliriz.

Doğu ve Batı karşıtlığını medeniyet kavramı üzerinden derinleştirmek gibi bir çaba içerisine girecek değilim. Fakat bu yönde bir karşıtlığın varlığını devam ettireceği de çok açıktır. Bu da süreci daha da karmaşık hâle getirecektir. Buna karşın kavramları yerli yerinde kullanmakla belirsizliği ve muğlaklığı biraz olsun ortadan kaldırabiliriz.

#Politika
#ABD
#Selçuk Türkyılmaz