HÜDA PAR’ın Batman’da kan davalı veya uzun süredir husumet yaşayan aileleri barıştırmak için yürüttüğü çalışmaların boyutlarını daha önce Suriyelilere karşı ırkçı söylemleriyle gündeme gelmiş olan İYİ Partili belediye başkan adayı İlay Aksoy tarafından eleştirilmesi üzerine haberdar oldum. Aksoy’un yaklaşımı tabii ki son derece sığ. Ne hukukun ne devletin ne de sivil toplumun tabiatına dair en ufak bir bilinçten nasibi olmayan bir zihniyete yaslanıyor.
Aksoy’un “devlet bir kenara itiliyor, devlete alternatif, belki de Şeriat hukuku getiriliyor” diyerek birilerini kışkırtıcı bir üslupla aktardığı rakama göre HÜDA PAR, arabuluculuk yaptığı 30 kan davasından 23’ünü çözmüş. Rakam doğruysa, normal şartlarda bundan çıkarılacak ilk sonuç herhalde şu olmalıdır: 23 kan davası sona ermiş, belki onlarca insanın hayatına mal olabilecek bir intikam zinciri kırılmış, çocuklara miras bırakılacak düşmanlıklar ortadan kaldırılmış. Bundan niçin rahatsız olunur?
Elbette burada çok temel bir ayrımı baştan yapmak gerekiyor. Cinayet, yaralama, tehdit gibi kamu hukukunu ilgilendiren suçlarda herhangi bir siyasi parti, aşiret, cemaat, kanaat önderi veya âlim devletin yerine geçemez. Suç işlenmişse soruşturmayı savcı yürütür, hükmü mahkeme verir. Tarafların barışması kamu davasını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Ama diğer yandan devletin suçluyu cezalandırması çoğu kez taraflar arasındaki husumeti sona erdirmiyor. Mahkeme bir cinayetin failine ceza verebilir; fakat iki aile arasında yıllarca sürecek intikam duygusunu ortadan kaldıramaz. Hâkim hüküm verir ama aileleri barıştırmak onun görevi değildir. İşte burada toplumun başka kurumları devreye girer.
Üstelik bu, bölgede HÜDA PAR’la başlamış bir uygulama değildir. Yüzyıllardır medrese hocaları, âlimler, şeyhler, seyitler, aşiret ve aile büyükleri, kanaat önderleri bu işlevi yerine getiriyorlar. Bazen devlet görevlileri bile çözemedikleri bir husumetin sona erdirilmesi için bu insanların toplumsal itibarından yararlanıyorlar. Çünkü toplum yalnızca kanunla yönetilen mekanik bir yapı değildir. Güven, itibar, hürmet, söz, ahit ve vicdan da toplumsal düzenin kaynaklarıdır.
Nitekim devletin kendisi de bugün hukuk uyuşmazlıklarının önemli bir bölümünü mahkemeye taşımadan çözmek amacıyla arabuluculuk ve uzlaştırma mekanizmalarını tesis etmiş durumda. Ombudsmanlık kurumu bunun için tesis edildi, ama o bile neticede bürokrasisi olan bir kurum ve bütün bu sorunları yine ancak bir yere kadar çözebiliyor.
Esasen her ihtilafın yıllarca mahkeme koridorlarında sürünmesi güçlü devletin göstergesi değildir. İnsanların kendi rızalarıyla, hukukun sınırları içinde, sulh yoluyla anlaşabilmeleri de medeni toplumun göstergesidir.
Aksoy’un açıklamasını paylaşan haberin altındaki yorumların haklı olarak işaret ettiği anlamlı nokta tam da budur: İnsanlar, “Yıllarca mahkemelerde sürünecek bir mesele birkaç günde sulhla çözülebiliyorsa bundan niçin rahatsız olunuyor?” diye soruyorlar. Daha önemlisi, kan davalarının gerçek hayatta yeni cinayetler ürettiği bir bölgede, barıştırma girişimlerine karşı çıkmanın anlaşılmazlığını vurguluyorlar.
Asıl ilginç olan Aksoy’un bu faaliyeti devletin otoritesini zayıflatan bir gelişme olarak okumasıdır. Çünkü burada belli bir devlet tasavvurunun izlerini görmek mümkün.
Bu tasavvurda devlet güçlendikçe toplumun bağımsız hareket alanının daralması gerektiği düşünülür. Devlet ile birey arasında cemaatlerin, dinî otoritelerin, geleneksel kurumların, kanaat önderlerinin veya başka güçlü toplumsal yapıların bulunması kuşkuyla karşılanır. Devletin denetiminden bağımsız her toplumsal otorite, potansiyel olarak devlet otoritesine rakip görülür.
Bu anlayışın güçlü bir Jakoben damarı vardır. Fransız siyasal geleneğinde cumhuriyet, vatandaşla doğrudan ilişki kurmak ister; aradaki cemaatleri, dinî aidiyetleri ve yerel otoriteleri mümkün olduğunca etkisizleştirmeye çalışır. Oysa başka bir demokrasi geleneği, özellikle Alexis Tocqueville’in çok erken fark ettiği gibi, tam tersine ara kurumları demokrasinin ve güçlü toplumun vazgeçilmez unsurları sayar.
DEVLETİN GÜCÜ TOPLUMUN GÜÇSÜZLÜĞÜ DEĞİLDİR
Hatta güçlü devlet, her şeyi kendisi yapan devlet değildir. Toplumun kendi sorunlarını çözebilme kapasitesini koruyan, bu kapasiteyi hukuk içinde teşvik eden ve ancak gerektiğinde müdahale eden devlet çok daha güçlüdür.
Aksoy’un göç konusundaki söylemiyle bu yaklaşımı arasında da ilginç bir paralellik var. Kendisi uzun süredir göçmenleri ve özellikle Suriyelileri esas itibarıyla güvenlik, demografi, sınır ve devlet egemenliği kavramları üzerinden okuyan en aşırı siyasi isimlerden biri. Elbette düzensiz göç, sınır güvenliği ve entegrasyon ciddi meselelerdir. Ancak insanı yalnızca devletin güvenlik kategorileri içinde okumaya başladığınızda göçmenin insani hikâyesi, toplumsal ilişkileri ve kendiliğinden geliştirdiği dayanışma ağları kolaylıkla görünmez hâle gelir.
Batman’daki arabuluculuğa yönelik tepkiyle burada ortaklaşan nokta, farklı toplumsal olguları aynılaştırmak değil, devlet tarafından doğrudan üretilmeyen toplumsal alanlara duyulan güvensizliktir. Göçmen topluluğu başka şeydir, medrese başka, aşiret başka, siyasi parti başka. Fakat hepsini yalnızca “devlet bunları ne kadar kontrol ediyor?” sorusuyla okumak aynı devletçi zihniyetin tezahürü olabilir.
Oysa devletin karşısında sadece tek tek atomize bireylerin bulunduğu bir toplum güçlü değildir; aksine son derece kırılgandır.
Aile, mahalle, vakıf, dernek, cemaat, medrese, kanaat önderi, meslek örgütü ve başka gönüllü dayanışma biçimleri devletin rakibi değil, toplumun sermayesidir. Devlet bunların hukuku ihlal etmesine izin vermez; fakat onların toplumsal barış üretme kabiliyetlerini de yok etmeye çalışmaz.
Batman’da 23 kan davası gerçekten sona erdirilmişse sorulması gereken soru “Devletin otoritesi neden paylaşılıyor?” değil, “Bu tecrübeden başka hangi ihtilafları barışçıl biçimde çözmek için yararlanabiliriz?” olmalıdır.
Çünkü devletin gücünün en güzel göstergesi, vatandaşlarının her meselede devlete ihtiyaç duymadan da birbirleriyle barışabilmeleri, birbirleriyle barış, sevgi ve dayanışma içinde olmaları. Bunlar güçlü toplumun, yani güçlü devletin göstergeleridir.

