Azerbaycan’da başörtüsü resmen yasaklandı. Azerbaycan halkı yasağa isyan etti. Ama nafile. Ülkenin yönetimi, çok taraflıydı. En yetkili ağızlardan, Azerbaycan millî kimliğini Arap-Fars değerlerinden arındırmak istiyoruz, şeklinde açıklamalar yapıldı.
Tengrici / pagan bir Azerî toplumu icat etmek isteyen kafatasçı ve görevli bazı tipler bu yasağın arkasına saklanarak, Azerbaycan’ın İslâm’dan uzaklaşmasının tohumlarını ekiyorlar. Azerbaycan, Müslüman kaldığı sürece baştacı edilir.
Bugün MTO’muzun parlak isimlerinden Mehmet Varıcı hocamızın bu başörtüsü meselesiyle ilgili zihin açıcı bir yazısını sizlerle paylaşıyorum.
***
Devlet, vatandaşının özgürlüğünü sınırlandırırken gerekçe göstermek zorundadır. “Devlet yasakladı” demek, yasağın varlığını bildirir; haklılığını değil. Üstelik devletin kararı, tartışmayı bitiren son söz sayıldığında, o kararın adaletini hangi zeminde sorgulayacağız? Özgürlüğün sınırlarını konuşmaya hukuk felsefesinin o kadim eşiğinden başlamalıyız: Yasak, kendisinin gerekçesi olabilir mi? Pozitif hukukun her buyruğunu adil saymayan, kanunlar tahammül edilmez bir adaletsizliğe ulaştığında onların meşruiyetini reddeden Radbruch Formülü, devletin yasaklama gücünün sınırını çizer. Yasallık, her zaman meşruiyet üretmez.
Azerbaycan’da okul kıyafetleri üzerinden başlayan başörtüsü tartışması, zihnimde Türkiye’nin kapanmış sandığımız bir dosyasını yeniden açtı. Aslında dosya bütünüyle kapanmış da değil. Yasakların önemli ölçüde kaldırılması, onları mümkün ve makul gören anlayışın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hâlâ başörtülü bir öğrencinin okula kabulünü felsefi bir problem gibi tartışabiliyorsak, geçmişin uygulamalarından önce bugünün özgürlük anlayışını sorgulamamız gerekiyor.
Bir kadın neden başını örter? Bu sorunun cevabını, nesneleştirici ideolojik kalıplardan sıyırıp önce o kadının kendisinden dinlemek gerekmez mi? Allah’a inanır; örtünmeyi O’nun emri olarak kabul eder ve hayatını bu inanca göre düzenlemek ister. İnancını paylaşabilir yahut paylaşmayabilirsiniz. Ancak onun davranışının kendi içinde aşkın bir anlamı, kaynağı ve gerekçesi vardır. Bu gerekçeyi anlamak için iman etmek gerekmez; insanın kendisini hangi anlam dünyası içinde kurduğunu ciddiye almak, onun varoluşsal bütünlüğüne saygı duymak yeterlidir.
Burada modern/demokratik devletin görevi, bu inancın teolojik doğruluğunu karara bağlamak değildir; başını örtenin de örtmeyenin de eğitim ve çalışma hakkını korumaktır. Bir kadın örtünmeye zorlanıyorsa onu koruyacak, örtüsünü çıkarmaya zorlanıyorsa yine onu koruyacaktır. Özgürlük, kişinin ancak egemen güvencenin uygun bulduğu tercihi yaptığında sahip olabildiği bir ödül değildir. İnandığımız ya da inanmadığımız bir hayatın varlığına kamusal alanda yer açabildiğimiz ölçüde anlam kazanır.
Türkiye’de başörtüsü tartışmasının tarihini tek bir başlangıca ve kesintisiz bir yasak çizgisine indirgemek mümkün değil. Yine de 1968’de Hatice Babacan’ın Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi amfisinden çıkarılmasıyla büyüyen tartışmalar, 1980 sonrasındaki kıyafet düzenlemeleri ve 28 Şubat sürecindeki “ikna odaları” gibi pratikler belirgin hegemonik eşiklerdir. Bu tarihler, o kıyafetle toplumsal hiyerarşinin hangi kapılarından geçilebileceğinin devlet eliyle kurumsallaştığı dönemleri gösterir.
Başörtüsü bu toplumda yeni değildi. Değişen, başörtülü kadınların yükseköğretime, diplomalı mesleklere ve devlet kurumlarına katılma taleplerinin görünürlüğüydü. Meseleyi sosyolog Şerif Mardin’in Merkez-Çevre Teorisi bağlamında okursak; Anadolu kadını “çevrede”, yani tarlada, üretimde ve gündelik emeğin içinde kaldığı sürece makbuldü ve merkeze bir tehdit oluşturmuyordu. Ancak Pierre Bourdieu’nün işaret ettiği «kültürel sermayeyi» (diploma, mesleki unvan, entelektüel yetki) elde etmek için üniversite kürsüsüne, hastaneye veya kamu görevine kendi kimliğiyle adım attığında, yerleşik elitlerin alan mülkiyetini sarsmış oldu.
Tartışmanın bu sınıfsal eşiklerde sertleşmesi üzerinde durulmaya değer. Çünkü burada insanı durduran sarsıcı bir soru var: Başörtülü bir kadının tarlada çalışmasıyla doktor olması arasında, Cumhuriyetin güvenliği bakımından nasıl bir fark bulunuyordu? Aynı inanç, aynı insan, aynı örtü… Değişen şey onun bilgiye, mesleğe, yetkiye ve toplumsal itibara erişmesiyse, korkunun kaynağını yalnızca bir parça kumaşta arayabilir miyiz? Eğitim kapısından girmek isteyen bir insan, hangi aşamada kurucu rejimin ontolojik karşıtı haline getirildi?
Başörtüsüne tarihsel süreçte siyasi anlamlar yüklenmiş olması, onu taşıyan her kadını tek tip bir siyasi projenin faili veya temsilcisi yapmaz. Modern hukukun en temel ilkelerinden biri olan kusursuz ceza olmaz ilkesi uyarınca; bir insanın görünüşünden niyetine, niyetinden de gelecekte işleyeceği varsayılan bir suça ulaşamayız. Demokratik bir düzende vatandaşlık peşin bir şüphe değil, peşin bir güven üzerine kurulur. Başkalarına baskı uygulayan, ayrımcılık yapan veya yetkisini kötüye kullanan kişi, ancak somut davranışı üzerinden değerlendirilir. Henüz ortada suç oluşturan bir eylem yokken kıyafetin kendisini peşinen tehdit saymak, vatandaşı sürekli bir zan altında yaşatır.
Güvenlik ve kamu düzeni elbette önemsiz değildir. Ancak bu kavramlar, her yasağı taşıyabilecek kadar genişletildiğinde açıklama güçlerini ve hukuki zeminlerini kaybederler. Sınavda kimlik tespiti veya mesleki bir zorunluluk gibi somut bir ihtiyaç doğuyorsa, evrensel hukukun ölçülülük ilkesi uyarınca, amaca uygun ve hakkın özüne dokunmayan düzenlemeler konuşulabilir. Fakat giderilebilir pratik bir ihtimalden, bütün bir eğitim ve çalışma hayatını kapsayan mutlak bir dışlamaya nasıl geçildiği rasyonel olarak açıklanamaz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin kararında yasağı kamu düzenine dayandırarak meşrulaştırması, tam da bu yönüyle büyük bir felsefi kriz doğurmuş; görünüşten hareketle niyet cezalandırmayı onaylayan bir kırılma olarak tarihe geçmiştir.
Benim şüphem tam bu noktada başlıyor. Cumhuriyeti koruma söyleminin, kimi dönemlerde devlet üzerinde söz söyleme ayrıcalığını ve imtiyazlarını koruyan yapısal bir kalkana dönüştüğünü düşünüyorum. Başörtülü kadının varlığına yönelen elitist itirazda, yalnızca dinî bir simgeye duyulan estetik veya ideolojik rahatsızlığı değil; kamusal kurumların kimlere ait sayıldığına, o koltuklarda kimlerin oturmaya hak sahibi olduğuna ilişkin yapısal bir sahiplik iddiası görüyorum. Bunu herkese yakıştırılacak gizli bir niyet olarak değil, tarihsel uygulamalar üzerinden sınanması gereken sosyolojik bir iddia olarak ortaya koyuyorum.
Laiklik, belirli bir kesime başkalarının nasıl yaşayacağını ve nasıl giyineceğini belirleme yetkisi (Jakoben bir toplum mühendisliği hakkı) veriyorsa, o anlayışın özgürlükle kurduğu ilişki sorunludur. Devletin dinî otoritelerden bağımsız olması (kurumsal laiklik) ile vatandaşın kamusal alanda dinî kimliğinden bütünüyle arındırılması (bireysel sekülerleştirme zorunluluğu) aynı hedef değildir. İnancını görünür biçimde yaşamak, başkaları üzerinde egemenlik istemek demek değildir. Bu hayati ayrımı kaybettiğimizde, insanın hakkını korumak yerine onun görünüşünü, kimliğini ve ruhunu değiştirmeye girişen totaliter bir refleks üretiriz.

