Yıllar evvel, Halil Cibran’ın Tanrı Elçisi kitabını Cahit Koytak’ın çevirisinden okudum. Yıllar sonra kitabı tekrar elime aldığımda, baktım pek çok sayfasına notlar almışım, satırların, cümlelerin altını çizmişim. Ama bir cümle var ki hiç aklımdan çıkmamış. Zihnimin içinde açık bir sekme…
“Tek bir yaprak bile bütün bir ağacın sessiz bilgisi, onayı olmadan sararamaz…”
Kaç sayfa yazılır bu cümleye, kaç kitap…
Okul saldırıları, akran zorbalığı, sanal medyada insan onuruna dokunan paylaşımlar, medya içerikleri ve daha pek çok başlık üzerinden gençlik ve eğitim tartışmaları yapılıyor.
‘’Bu çocuklara ne oldu?’’ sorusu etrafında büyük büyük cümleler ile herkes bir başkasına görevini hatırlatıyor.
Oysa Halil Cibran’ın da dediği gibi ağacın tamamı sorumlu değil mi?
Gözleri görmeyen birinin fili, yalnızca eliyle dokunduğu yer kadar tarif etmesi gibi yapılan tarifler ve reçeteler bizi yanıltmasın.
En son söyleyeceğimi en başta yazayım.
Değerler eğitiminin temel hedefi, kadim doğruları bir sonraki nesle aktarmak, tefekkür ve muhakeme kabiliyeti gelişmiş, şahsiyet sahibi bir nesil yetiştirmek değil mi?
TIKLANMA TUZAĞINA NEDEN DÜŞÜYORLAR?
Bağımlılık konusunda olduğu gibi, sanal medyanın şöhret ve tıklanma tuzağına düşenlerin ortak noktası ‘’onay almak, beğenilmek’’ değil mi? Tüketim toplumu da insanı aynı açlığından yakalamıyor mu?
Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “Sağına soluna bakmadan, fert fert ‘’Ben varım!’’ diyebilen’’ gençliğini nasıl oldu da bugünlere aktaramadık?
Zamanın ruhunda artık “Benim şahsiyetimi inşa eden, üzerine sapasağlam bastığım değerlerim, köklerim var. Beni ben yapanlar ile kıymetliyim. Kimse tıklamasa da beğenmese de…” diyebilen, dimdik duran gençlik idealimiz var.
ZARURİ MÜŞTEREKLERİ NE ZAMAN KAYBETTİK?
Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’de adaleti, aklı, ahlakı ve erdemi, devlet ve toplum düzeninin merkezine yerleştirdiğinde insanlık henüz 11. yüzyılı yaşıyordu.
İbn-i Haldun, 14. yüzyılda Mukaddime’de asabiyet kavramıyla toplumsal dayanışmanın ve ortak aidiyetin toplumların varlığını sürdürmesindeki rolünü anlatıyordu.
Emile Durkheim’ın Ahlak Eğitimi adıyla yayımlanan dersleri 1925’te kitaplaştı. Pierre Bourdieu, 1970’lerden itibaren geliştirdiği kültürel sermaye yaklaşımıyla aileden ve toplumsal çevreden aktarılan birikimin önemine dikkat çekti.
Yakın tarihte, Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri çalışmasında kültürün aktarılması ve toplumsal değişimi ele alır. Kültürel süreklilikle değişim arasındaki ilişkinin anlaşılması için bugün de hala önemli bir referans.
Erol Güngör ve Nurettin Topçu’yu, kültür değişmesi, şahsiyet ve ahlak bahsinde o kadar çok yazıda andım ki artık okurların usanmasından korkuyorum.
Hem medeniyetimizde hem de Batı’da bunca kaynak varken, eksik olan sadece bilgi mi? Yoksa doğruları hayata geçirecek ortak toplumsal irade, dil ve yöntem mi?
O SARARIP DÜŞEN YAPRAKTAN SORUMLU DEĞİL MİYİZ?
Bir çocuğun yetişmesinde ailenin rolünü konuşurken okulu, okulu konuşurken medyayı, medyayı konuşurken toplumsal çevreyi görmezden gelebilir miyiz?
Bu nesli kim yetiştirecek?
Aile mi, okul mu, devlet mi, STK’lar mı?
Elbette hepsi. Ama hiçbiri tek başına değil. Mümkün de değil…
Bu bir ekosistem zorunluluğu…
Aile, değerler eğitiminin ilk mektebi, çocuk adaleti, merhameti evin gündelik hayatında öğrenir. Aile, çocuğu sadece bakım vermez. Ona kadim doğruları aktaran, vicdanını ve şahsiyetini inşa eden, topluma hazırlayan ilk kurumdur.
Okul, ailenin başlattığı bu inşayı bilgi, düşünce ve davranış bütünlüğü içinde geliştirmekle sorumludur. Okulun sadece bilgiye erişim sağlaması yeterli mi? Bilgiyi hikmetle kullanacak şahsiyet inşa etmedikten sonra…
Entelektüellerin sorumluluğu ise belki de en fazla ihmal ettiğimiz alan. Topluma sadece teşhis koyup, kendi konforlu alanlarında, yeni gerçekleri görmezden gelmek çözüm sağlar mı? Başka toplumlardan reçete devşirmek kâfi mi? Toplumun kadim değerlerini beslemek de entelektüel sorumluluğa dahil değil mi?
Sağlıktan eğitime, meslek ahlakından sosyal dayanışmaya kadar pek çok alanda toplumu inşa eden vakıf medeniyetinin evladıyız. STK’lar da dil ve yöntemleri ile zamanın ruhunu yakalamakta geç kalmamalılar.
Devletin sorumluluğu ise bütün bu kurumların görevini üstlenmek değil, onların sorumluluklarını yerine getirebilecekleri zemini oluşturmaktır. Eğitim politikaları, medya düzenlemeleri, çocukların dijital ortamda korunması, aileyi güçlendiren sosyal politikalar ve hukuk düzeni bu sorumluluğun parçalarıdır.
Ancak hiçbir mevzuat, hiçbir denetim mekanizması tek başına ahlaklı insan yetiştiremez.
Beynimin içinde cirit atan sorular:
Gençler kimleri alkışlıyor?
Anne, baba ve öğretmen ile çocuk arasındaki, disiplin ve sevgi bağını ne zaman ve nasıl kaybettik?
Şehirde yapayalnız kalan genç anne babalara kim destek ve rehber olacak?
Çocuk okul dışındaki zamanını nerede, kimlerle geçiriyor?
Bireyselliğin kutsandığı yeni dünyada, sosyal sorumluluğu, ‘’kendin için istemediğini başkası için de istememeyi’’ çocuklarımıza nasıl aktaracağız?
Çocuklarımıza bizden önce ulaşan, yeni dünyanın araçlarını ne kadar tanıyor ve kullanıyoruz?
Daha onlarcası… Bu sorulara hep birlikte cevap bulmak zorundayız.
Herkes suçlu arıyor. Peki, bu karşılıklı suçlama bizi vebalden kurtarabilecek mi? Korktuklarımız, gözlerimizi kapatınca yok olacak mı?
Halil Cibran’ın o cümlesinin tamamına bakalım.
“Tek bir yaprak bile bütün bir ağacın sessiz bilgisi, onayı olmadan sararamazsa, hata işleyen kişi de sizin hepinizin gizli istemi olmadan işleyemez onu.”
Belki de artık ağacın tamamına, tek tek kendimize bakmanın vaktidir.
Çünkü değerler eğitimi bir kurumun müfredatı değil, bir toplumun ortak ahlak ekosistemi meselesidir.

