Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Ekim 2026 Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu okurken büyüme ve enflasyon tahminlerinden çok daha önemli bir mesajla karşılaştım: Dünya ekonomisi yeni bir büyük krizi karşılamaya hazır değil.
IMF bunu doğrudan söylemiyor. Ancak raporun satır aralarında, pandemiden savaşlara kadar yaşanan sarsıntıları atlatan küresel ekonominin dayanıklılık sınırına yaklaştığı açıkça görülüyor.
Peki IMF neye hazırlanıyor?
Rapor, geleceğin muhtemel krizlerine karşı üç stratejik öncelik belirliyor: Teknolojik çeşitlendirme, ticaretin çeşitlendirilmesi ve kritik sektörlerde tamamlayıcı tedarik kapasitesinin geliştirilmesi.
Enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, belirli ülkelere ticari bağımlılığı azaltmak, gıda, su ve enerji gibi hayati alanlarda stratejik kapasite oluşturmak…
Bunlar olağan dönemlerin verimlilik politikalarından çok, olağanüstü dönemlerin güvenlik tedbirlerini hatırlatıyor.
Elbette IMF’nin yeni bir savaş öngördüğünü iddia edemeyiz. Ancak önerilerinin, uzun süreli savaşları, ticaretin kesintiye uğradığı dönemleri ve küresel tedarik zincirlerinin kırılmasını esas alan bir hazırlık anlayışını yansıttığını söyleyebiliriz.
DEVLETLERİN KRİZ KASASI BOŞ
Asıl tehlike ise kamu maliyesinde.
Pandemi sırasında ekonomileri ayakta tutmak için olağanüstü harcamalara yönelen devletler, bugün yüksek borç stokları ve artan faiz yükleriyle karşı karşıya.
Dün krizleri karşılamak için kullanılan bütçe imkânları, bugün borçların çevrilmesine tahsis ediliyor. Yeni bir kriz geldiğinde kamu otoritelerinin ekonomiye müdahale edecek yeterli mali hareket alanı bulunmayabilir.
Üstelik gelir tarafında da önemli bir çelişki var.
Devletlerin temel gelir kaynaklarından kurumlar vergisi, ülkeler arasındaki yatırım çekme rekabetinin baskısı altında.
Hatırlayalım; OECD öncülüğünde çok uluslu şirketlere yönelik yüzde 15 küresel asgari kurumlar vergisi üzerinde anlaşılmıştı. Ancak Trump yönetiminin itirazları sonrasında Ocak 2026’da ABD merkezli şirketler için ayrı bir uygulama üzerinde uzlaşıldı.
Yani devletler artan borçlarını ödeyebilmek için daha fazla gelire ihtiyaç duyarken, uluslararası vergi rekabeti bu gelirleri sınırlandırıyor.
IMF, vergi indirimlerinin kamu yatırımlarını ve üretken kapasiteyi zayıflatabileceğini kabul ediyor. Fakat bu yapısal çelişkiye karşı yeterince güçlü bir uluslararası çözüm ortaya koymuyor.
FAİZ POLİTİKASINDA TEK REÇETE YOK
Raporun dikkat çekici bir diğer yaklaşımı para politikasında karşımıza çıkıyor.
IMF, enflasyonla mücadelede bütün ülkelere aynı faiz reçetesini önermiyor.
Enerji ithalatçısı, teknoloji yatırımlarından sınırlı faydalanan ve enflasyonu kontrol altında bulunan ülkelerle; güçlü talep artışı yaşayan ve enflasyonu zaten yüksek seyreden ülkelerin aynı para politikasını uygulayamayacağını belirtiyor.
Faiz kararlarında enflasyon beklentileri, talep koşulları, nötr faiz seviyesi ve ekonominin karşılaştığı şokların niteliği birlikte değerlendirilmeli.
Buradaki önemli mesaj şu: Fiyat istikrarı ortak hedef olabilir; ancak ona ulaşmanın yolu her ekonomi için aynı değildir.
Bana kalırsa raporun asıl önemi büyüme tahminlerinde değil, dünya ekonomisinin değişen güvenlik anlayışında yatıyor.
Uzun yıllar verimlilik, düşük maliyet ve küresel entegrasyon üzerine inşa edilen ekonomik düzen, artık dayanıklılık, stratejik bağımsızlık ve krizlere hazırlık kavramları üzerinden yeniden sorgulanıyor.
IMF’nin açıkça söylemediği, ancak rapor boyunca hissettirdiği soru şu: Dünya yeni bir krizle karşılaşırsa bu defa onu hangi kaynaklarla karşılayacak?
Görünen o ki mesele bir sonraki krizin gelip gelmeyeceğinden çok, geldiğinde devletlerin onu karşılayabilecek güce sahip olup olmayacağıdır.

