Bugün, Cihan Aktaş'ın seçme ve seçilme hakkını irdeleyen 'Kadınların seçilme hakkı eski değil' başlıklı yazısını okuyacaksınız. Aktaş, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de kadınların siyaset dünyasında temsil edilmelerinin ancak birkaç yıllık geçmişi olduğunu vurguluyor. Günümüzde kadın haklarını savunduğunu iddia eden derneklerin ise asıl işlevlerini icra etmediklerine dikkat çekiyor.
Kadınların seçme ve seçilme hakkına kavuşmalarının bütün dünyadaki geçmişi pek de eskilere uzanmaz. Bu hakların yürürlükte olduğu ülkeler, uygarlık alanında daha uzun mesafeler katetmiş sayılırlar. Şu var ki kadınlar bütün dünyada seçme hakkını hâlâ büyük ölçüde erkeklerin kararlarına göre kullanıyorlar. Seçilme hakkı ise o kadar handikaplı ki, Türkiye'de olduğu gibi, kota tartışmalarına yol açıyor ve "kadın aday" seçimler sırasında bir propaganda unsuru olarak algılansa bile, Meclis'teki kadın milletvekili sayısı her zaman düşük bir seviyede kalıyor.
Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, "Türk inkılabının yüzakı" bir gelişme olarak ileri sürülmektedir. Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte Türk kadınları iki alanda yeni haklar elde etmiş oldular: Medeni Kanun'la birlikte gelen yeni sosyal haklar ile seçme ve seçilme hakkıyla gelen siyasal haklar. Verilen bu haklarla kadınların kamusal alandaki erkek ağırlıklı görüntüyü değiştirmesi amaçlanmış, "Türk inkılabı", "kadının kurtuluşu inkılabı" olarak tasvir edilmişti. Türkiye'deki devlet feminizminin kökenleri, bu tasvire dayanmaktadır. Kadına oy hakkının verilmesinin zamanlaması, bu tasvirin güçlü bir ögesidir. Bu öge o kadar çok vurgulanır ki, bütün dünyada kadına oy hakkı veren ilk ülkenin Türkiye olduğu bile düşünülür. Bu konuda başka bir yanlış düşünce ise, Osmanlı dönemindeki kadınların seçme ve seçilme hakkı mücadelelerinin görmezden gelinmesi, bu hakların sağlanmasının Cumhuriyet döneminde devletin bir lütfu gibi sunulmasıdır.
Fikret Başkaya, Nermin Abadan Unat'ın Mustafa Kemal döneminde yapılan ve aslında "tayin ile gerçekleşen" seçimler için, "Örnek denilecek tarzda serbest ve adil bir atmosfer içinde yapılmıştır" diye yazdığı için önce profesör sonra senatör tayin edildiğini yazıyor. Kadın milletvekilleri, tek parti rejiminin o yılların 'Avrupa'sında hakimiyetini sürdüren faşist tek parti rejimlerinden ayrılığını simgelemişlerdir. Toplumun farklı kesimlerinden Satı Kadın ya da Doktor Fatma Memik gibi şahsiyetler milletvekilliğine, kendi istek ve iradelerine rağmen atanmışlardır.
"Siyaset" mesleğini önce statü kazandıran bir görüntüye, sonra kaçınılmaz bir şekilde rant kaynağına dönüştüren bir siyasal ortamda, kadın seçmenlerin Meclis'te hakiki bir temsilini gündeme getirmek, bir fantazi gibi görülebilir. Son birkaç seçimde, özellikle ataerkil bir yapıya sahip sayılan partilerin, imajlarını düzeltmek için kadın aday göstermeye dikkat ettikleri görülüyor. Fakat, vitrin malzemesi, bazen "baş belası" haline de gelebiliyor. Daha birkaç yıl öncesine kadar yüksek tirajlı gazeteler Tansu Çiller'i Türkiye'nin dış dünyadaki yüzü sayıyordu. Batı eğitimi almış, düzgün İngilizce konuşan, ekonomiden anlayan, üstelik "sarışın" kadın Bakan ya da Başbakan, Türkiye'nin Batı'daki imajını düzeltmesi bakımından büyük umut kaynağı haline gelmişti. Politikada inandırıcılığını zedeleyen gafları ve zaafları bir yana bırakılırsa, Çiller dünya medyası önünde "Batılı bir Türkiye" imajı veriyordu. Laik ve genç tabana hitabedebilen kadın politikacı imajını sergilemede gösterdiği beceri, Çiller'in kişisel tutarsızlıklarını ve zaaflarını gözardı etmeye yetiyordu. Kadınlar seçmen olarak teşvik edildiler ya da "maçoluğu" nedeniyle eleştirilen siyaset pazarında vitrin malzemesi olarak yer aldılar. Bazı kadınlar, Orta Çağ'da yaşayan hemcinslerine nispeten hiç değilse seçme hakkına sahip oldukları için, kendilerini şanslı hissetmiş de olabilirler. Ama artık "seçmek" yetmiyor. Seçmek değil, kendisini sahiden temsil edecek olanı seçmek, temsil edilme hakkına sahip çıkmak önem kazanıyor. Eğer istediğimizi seçmemize izin verilmiyorsa, seçmenler arasında eşitlikten nasıl söz edilebilir? Soyut bir oy hakkıyla, bireysel özgürlükler biçimsel olarak güvence altında sayılır. Yerel güçlerin harekete geçirildiği ve bizzat bu güçlere dayanması gereken bir yöntemdir demokrasi. Oysa ki, bugünkü laik-kapitalist sistem, siyasal, ekonomik, toplumsal, dinsel ve kamusal alanları ustalıkla bölümlere ayırmak, dini inanç alanıyla, siyaseti ise toplumu sömürmeyi amaçlayan iktidar seçkinleriyle sınırlamak istiyor. Politik alan sistem tarafından, toplumsal eğilimlerin doğrudan temsil ve ifade edildiği bir zemin olarak değil, bu eğilimlerin sanal bir gerçeklik diline tercüme edilerek resmileştirildiği söylemsel bir meşruiyet alanı olarak kabul görüyor. Bu durumda politik dil ikiyüzlüleşiyor ve reel bir demokrasi imkansız hale geliyor.
Bu sanal gerçeklik dilinin sözlüğünde başörtülü milletvekiline yer verilmediği için, Merve Kavakçı "bozguncu" bir kişilik sayılarak neredeyse düşmanlıkla karşılandı. Bugüne kadar tesettürlü kadınları "laik" görünüşlü kadınlar, onların birçok meseleleri gibi tesettürleriyle ilgili dertlerini de yeteri kadar hissedemeyen kadınlar ya da dini duyarlılığı olsa bile tesettürlü olarak varolma mücadelesini yeteri kadar algılayamayan erkekler temsil ettiler. Başörtülü kadının milletvekili olabilmesi, kültürel ve siyasal vesayet geleneğini tehdit ediyor ve yüz yıllık çağdaşlaşma söylemlerini yalanlıyor. Başörtülü milletvekili aynı zamanda, erkeğin din adına vesayetini dini bir tevekkülle kabul eden dindarlık anlayışını şaşkınlığa düşürtüyor. Dinin ataerkil yorumlarından hoşnut olan Müslüman erkek, başörtülü kadını "ayrılık" mantığıyla, kendinden dolayımlı olarak bilme ve temsil etme iddiasıyla hareket ediyor.
Bu arada bir de Müslüman kadını ideolojik ve cinsel açıdan vesayet altında gören "laik ve çağdaş görünüşlü" kadınların itirazları yükseliyor. Bir kadının, hemcinslerinin meselelerini daha iyi anlayacağını, onları daha iyi temsil edebileceğini ummak isteyebiliriz. Ne var ki siyasetin kuralları, kadın değerlerinin aleyhine işliyor. Modern sayılan görünüş ve iddialara sahip olmasına rağmen, ataerkil zihniyeti içselleştirmiş ve bu zihniyete has davranış kalıplarını benimseyen kadınlar, temsil hakkını elde edebiliyorlar. Onlar, tesettürlü kadınları seçmen olarak görseler bile, tesettürlü bir milletvekilinin temsil hakkını kabullenmek istemiyorlar. Tesettürlü kadın, temsili gerekmeyen ya da kendileri tarafından temsil edilebilecek, vesayet altına alınabilir olarak görülüyor. Bu, daha çok otoriteyi koruma problemi olarak da açıklanabilir. Başörtülü hanımdan, kendisini tanımladığı gibi değil de, "türbanlı" diye sözedilmesi bile, bu egemenlik hakkına duyulan inancın bir göstergesi.
Ka-Der, kadınların politikadaki kaderini değiştirmek iddiasıyla kuruldu. Ama, hangi kadınların kaderi değiştirilmek isteniyordu? Ka-Der kurulduğu sırada "çağdaş ve laik" kadınları politikaya çağırdığını ilan etmişti. Yine de kavramları kendine göre yorumlama hakkına sahip çıkarak laikliği bireylerin değil devletin özelliği sayan, atanmış değil seçilmiş milletvekili Merve Kavakçı'nın "çağdaş" olduğuna kanaat getirenler olabilirdi. Ama Ka-Der, sahiden de temsil edilemeyen kadınların haklarını savunarak onlara destek olacak yerde, desteklediği adaylara egemen politik davranış biçimlerini öğretmekle yetineceğe ve bir kısım kadınların temsil etme ve edilme hakkının gaspını meşrulaştırma işlemine katkıda bulunacağa benziyor.
Kadın adayla ilgili tutumun, çağdaş uygarlığı anlama seviyesiyle yakından ilgisi olduğu görülmektedir. Batı medeniyetinin gelişme seyrini anlama zahmetine girmek yerine, bu medeniyeti taklite sevkeden ruh hali ve zihin yapısı, giderek dogmatik bir inanç halini aldı. Oysa insanları artık kapalı sistemler altında tutmak, onlara zorla vasilik etmek, türlü adlarla damgalayarak susturmak, temsil haklarını gaspetmek ve bütün bunları demokrasi adına yapmak zorlaşıyor. Taklitçilik, etkisini korumak için her zamankinden daha fazla aşırılığını üretmek zorunda. Bu kurgusal ve güdümlü siyasal ortamda eşitlik soyut bir kavrama dönüşüyor, Batı uygarlığı ise tayyör ile frakla zirvesine ulaşan figüratif bir yaşama konseptine indirgeniyor.






