
Bulgaristan Türklerinin çeşitli baskılar sonucu Türkiye'ye zorunlu göç etmesinin üzerinden 35 yıl geçti. Bulgaristan'da Türk ve Müslümanlara karşı girişilen asimilasyon kampanyasının üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen suçluların hala ceza almaması mağdurların üzüntüsünü artırıyor. Ülkede 1944'te iktidara gelen komünist rejim, son dönemindeki kaçınılmaz çöküşünü hissedince milliyetçiliğe sarılıp "tek ulus-tek milliyet" oluşturma hayaliyle Türk ve Müslümanların etnik kimlik, din, dil ve kültür özgürlüğünü sınırlandırmaya çalıştı.

Tarihçi Prof. Dr. Ayşe Kayapınar, Bulgaristan'dan Türkiye'ye zorunlu göçün 35. yılı dolayısıyla, göçe giden süreci ve göç dönemini değerlendirdi.
Kayapınar, 1 Haziran-21 Ağustos 1989'da Bulgaristan'dan 350 bin Türk'ün, Türkiye topraklarına geçme sürecinin "Bulgaristan'dan zorunlu göç" olarak tanımlandığını belirtti.

"Yaklaşık 2,5 ay gibi çok kısa sürede Bulgaristan'dan Türkiye istikametinde ani, kitlesel, travmatik, etnik, siyasi ve zorunlu bir göçtür." ifadesini kullanan Kayapınar, göç sırasında çok sayıda Bulgaristan Türkü'nün, doğduğu, büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kaldığını hatırlattı.

Kayapınar, bunun, yasal ve sosyal altyapısı hazırlanmamış, spontane ve Bulgaristan yetkililerinin politikaları çerçevesinde kontrolsüz bir göç olduğunu vurgulayarak, "Kısa süreli kitlesel bir göç olması ve çok sayıda yerleşim biriminin nüfusunu kaybetmesine yol açması sebebiyle etnik temizlik ve sınır dışı etme olarak da değerlendirilebilir" dedi.

Zorunlu göçün Bulgaristan Türklerinin hayatında bir dönüm noktası olduğunu dile getiren Kayapınar, "Bu sadece Bulgaristan için değil dünya tarihi açısında da bir dönüm noktasıdır. Demir perdesi ülkelerinde komünist rejimin çöküşü hızlanmıştır" ifadelerini kullandı.

Göçe iten sebep
Kayapınar, 1989'a kadar Bulgaristan'dan Türkiye istikametine çok sayıda göç yaşandığını ancak bunlardan hiçbirinin bu kadar kısa süreye sığdırılmış ve kitlesel olmadığını belirtti.

Bulgaristan Türklerini 1989'da Türkiye'ye göç etmeye iten birçok neden bulunduğuna dikkati çeken Kayapınar, bu ülkede 1970'li yıllarda Bulgarların nüfus artışının azaldığının, Türk nüfusun artışının daha yüksek olduğunun belirlenmesi sonucu Türklere yönelik baskı ve asimilasyon girişimlerinin hızlandırıldığını aktardı.

Göçe iten nedenlerden birinin de Bulgaristan'ın sosyalist rejim ülkesi olarak Varşova Paktı'nda, Türkiye'nin ise NATO ülkeleri arasında bulunması olduğunu ifade eden Kayapınar, "Bu çerçevede Bulgaristan'ın sürekli Türkiye'nin kendisine karşı potansiyel bir tehlike oluşturduğunu iddia etmesi. Yine bu doğrultuda Türkiye, Bulgaristan'daki Türkler konusunda herhangi bir girişimde bulunduğu zaman Türkiye'yi iç işlerine karışmakla suçlaması." değerlendirmesinde bulundu.

Kayapınar, buradaki Türklerin, etnopolitik, etnokültürel ve etnopsikolojik baskılarla yıldırılmaları sonucu Bulgaristan'ı "güvenilir vatan" olarak görememesi, Türkiye'yi ise "güvenli liman" şeklinde değerlendirmesinin göçün sebepleri arasında yer aldığını kaydetti.

Göç süreci
Kayapınar, isim değiştirme, gelenek görenekleri unutturma, İslami ibadetlerden uzaklaştırıp "çağdaşlaşma" adı altında Hristiyanlaşma sürecini empoze eden komünist Bulgar yönetimine karşı pasif sayılabilecek direnişte bulunan Bulgaristan Türklerinin, 25 Mayıs için planlanan barışçıl yürüyüşlerini, iktidarın haber alması üzerine 19 Mayıs 1989'da başlatmak zorunda kaldığını anlattı.

İlk yürüyüşlerin, 19 Mayıs'ta kimlik, özgürlük ve demokrasi adına Kırcaali kentinin Cebel ilçesinde düzenlendiğini belirten Kayapınar, 20 Mayıs'ta ise Kuzey Bulgaristan'da, Bohçalar (Kaolinovo) ve Köklüce (Venets) ve diğer köylerden gelenlerin Şumnu ilinin Yusufhanlar (Pristoe) köyünde toplandığını söyledi.

Kayapınar, o dönemde yaşananları şöyle aktardı:
"Burada bir kişi öldürülür ve pek çok kişi de yaralanır. Yürüyüşler barışçıl olmasına rağmen Bulgar milis güçleri, silahla ateş ederek, su sıkarak ve cop kullanarak katılımcıları dağıtmaya çalışmıştır. 27 Mayıs 1989'a kadar Bulgaristan'ın Şumnu, Razgrad, Varna, Hacıoğlu Pazarı ve Kırcaali bölgelerinde pek çok yerde olaylar çıkmış, şehit düşenler olmuş ve çok sayıda kişi de yaralanmıştır. Olayların bu şekilde büyümesi ve Türkiye başta olmak üzere dünya kamuoyunda Bulgaristan'a baskı yapılması sonucunda 29 Mayıs 1989'da Bulgaristan hükümet başkanı Todor Jivkov, Bulgar resmi televizyonuna çıkarak Türkiye'ye çağrıda bulunmuştur."

Türkiye'nin Bulgaristan'dan gelebilecek Türklere sınırlarını açması üzerine 1 Haziran-21 Ağustos 1989'da 20. yüzyılın en yoğun, kısa süreli ve kitlesel göçünün yaşandığına işaret eden Kayapınar, Bulgaristan'dan gelenlerin, başta Çorlu, Edirne, Tekirdağ, Lüleburgaz, Bursa, Yalova, Kocaeli, İzmir, İstanbul, Ankara olmak üzere Türkiye'nin birçok şehrine yerleştirildiğini kaydetti.

Kayapınar, Bulgaristan'ın bu göç sonucunda siyasi ve ekonomik krize girdiğini, ülkenin ıssızlaşan ve haritadan ismi silinen "hayalet köyler diyarına" dönüştüğünü ifade etti.

Bulgaristan'da 45 yıl iktidarda kalan komünist elit, siyasi muhaliflerine karşı baskısının en ağırını Türk ve Müslümanlara yönlendirdi.
Komünist diktatör Todor Jivkov'un 1989'da devrilen rejiminin, adını "Soya Doğuş" verdiği baskıcı asimilasyon girişimi, hala kapanmayan bir yara açtı.
1970'li yıllarda başlayan bu baskının, 1984-1989 döneminde zirveye ulaşıp yaklaşık 700 bin Türk ve Müslüman'ın sınır dışı edilerek Türkiye'ye göçe zorlanması Todor Jivkov'un 10 Kasım 1989'da devrilmesine neden oldu.
Asimilasyon kampanyası sırasında binlerce Türk ve Müslüman meydanlarda toplanıp protestolara katılırken askerlerin ateş açması sonucu onlarca kişi hayatını kaybetti.

Asimilasyon kampanyası davası
Bulgaristan'da devam eden demokrasiye geçiş döneminde 1991'de, aralarında Todor Jivkov, bazı bakan ve bürokratların da yer aldığı 5 kişinin sanık olduğu asimilasyon kampanyası davası açıldı.
Ancak aradan geçen yıllarda bu davada elle tutulur bir ilerleme sağlanamadı.
Komünist rejimin gizli servislerinin iç yüzünü araştırıp kapsamlı bir veri arşivi oluşturan tarihçi ve gazeteci Hristo Hristov, 1984-1989 döneminde yapılan asimilasyon kampanyasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Hristov, 35 yıldır Bulgaristan'daki adalet sisteminin, asimilasyon kampanyası kurbanları ve mağdurlarıyla ilgili adaleti sağlayamadığını belirterek, şunları aktardı:
"Bu yıl, yaklaşık bir milyon Türk kökenli Bulgaristan vatandaşının aşağılandığı, ezildiği ve akılalmaz bir şekilde baskı altına alındığı sözde 'Soya Dönüş' sürecinin başlamasının 40'ıncı yıl dönümü anılıyor. Aynı zamanda komünist rejimin sona ermesinden bu yana tam 35 yıl geçti ve geride baktığımızda 35 yıl boyunca, Bulgar adaleti ne yazık ki 'Soya Dönüş' sürecinin kurbanlarına ve mağdurlarına herhangi bir yanıt vermedi."
Hristov, dönemin devlet lideri Todor Jivkov'un yanı sıra aralarında eski içişleri, dışişleri bakanlarının de bulunduğu davadaki 5 sanığın artık hayatta olmadıklarını anımsatarak, "Ne yazık ki Bulgar savcılığı, tüm bu yıllar boyunca suçlulara karşı bir devlet savunucusu olmak yerine sanıkların avukatı gibi göründü." değerlendirmesini yaptı.

Birkaç yıl önce savcılık, son sanık (eski Başbakan) Georgi Atanasov'un ölümünün ardından davayı kapattı ancak Belene Toplama Kampı'ndan eski mağdurlar davanın yeniden harekete geçirmesi için karara itiraz etti.
Davanın zaman aşımına uğratılmasını engelleyen bir kararın olmasına rağmen savcılığın üzerine düşeni yapmadığını söyleyen Hristov, "Bizler, asimilasyon davası da dahil olmak üzere, komünist rejimin suçlarını cezalandırmaya yönelik tüm girişimleri takip ederken mağdurların adalete kavuşması için çabalamaktan asla pes etmedik." ifadelerini kullandı.

"Komünist rejimin kurbanları için adaletin artık yerine gelmesini istiyorum"
Bulgar toplumuna vicdanını uyandırması çağırısında bulunan Hristov, şunları kaydetti:
- "Vicdanımızın sönmesini, ölmesini ve kurbanların adalete kavuşmadan bu şekilde gitmesine izin vermek istemiyoruz. Zamanında komünistlerin işlediği suçlarından haberdar aydın Bulgarlardan birlik içinde olmalarını ve hala acı çeken, komünist rejimin kurbanları için adaletin artık yerine gelmesini istiyorum."
"Masayı üstündeki örtüsüyle, tabağıyla, tencereyi içindeki yemeğiyle bırakıp gittik"
Bulgaristan'da komünist rejiminin kurduğu Belene adlı en büyük toplama kampında suçu olmadan, haksız yere tutulan mağdurlar ile onların ailelerinin kurduğu Balkanlarda Adalet, Haklar, Kültür ve Dayanışma Derneği (BAHAD) üyeleri geçmişte yaşadıkları acı olayların izlerini hala taşıdıklarını anlattı.
BAHAD Başkanı Safiye Yurdakul, Bulgaristan Askeri Yargıtayın arşivlerine ilk kez erişim sağladıklarını ve 30 yılı aşkın bir bekleyiş sonrası ilk kez, asimilasyon kampanyasının 1884-1989 dönemini içeren binlerce sayfalık dosyalarını görme fırsatı bulduklarını aktardı.

Hatice İslam, asimilasyon kampanyası sırasında yaşadıklarını anlatarak, "Zorunlu olarak göç ettik. Yani duvarda saatimizi, masayı üstündeki örtüsüyle, tabağıyla, tencereyi içindeki yemeğiyle bırakıp gittik. Yani bizi bir insan gibi görmediler. İki valizin içine yorganını koy, yastığını koy, çocuğunun giysisini, kendi giysini hangi birini koyabilirsin?" diye konuştu.
Türkiye'ye göçe zorlarken onlara hazırlık için sadece birkaç saatlik zaman verildiğini anlatan 62 yaşındaki İslam, hala o dehşet dolu günlerin gözleri önünde olduğunu belirterek, duygularını şöyle dile getirdi:
- "Zamanla bizim ruhumuzu aldılar, sağlığımızı aldılar. Geleceğimizi, geçmişimizi her şeyimiz aldılar. Hala bu suçlular 40 yıldır cezasını çekmedi. Hala ve hala devam ediyor bizim acılarımız. Ve ne zamana kadar devam edecek? Ben görmeyeceğim bu adaleti ama torunlarım bari görecek mi? Kim görecek bu adaleti? Biz adalet istiyoruz. Biz başka bir şey istemiyoruz. Suçluların yargılanmasını istiyoruz."

Mağdurlardan Mehmet Vatansever, Bulgaristan'daki eski komünistlerin asimilasyonunu "soykırım" olarak tanımlayarak, 3,5 yıl Belene, Bobov Dol toplama kamplarında ve sürgünde yaşadığını anlattı.
Tam 35 yıldır davanın peşinde olduklarını söyleyen Vatansever, "Bizler adaletli bir davranışla hiç karşılaşmadık. Bulgaristan şu an Avrupa Birliği ülkesi. Buna yakışanı onlardan yapmasını bekliyorum fakat karar çıkacağını kolay kolay zannetmiyorum." ifadelerini kullandı.

Asıl suçluların öldüğünü anımsatan Vatansever, "Sadece o 5 kişi karar almış olabilir ama o kararları uygulayanlardan bazıları hala hayatta. Bazıları da hala yönetimde olabilir. Biz bunların (suç işleyenlerin) yargılanmasını bekliyoruz. İnşallah adalet yerini bulur. Bu davanın peşini bırakmamaya çalışacağız." dedi.
İzmir'de yaşayan 70 yaşındaki Nazife Sever de Bulgaristan'dan sınır dışı edilişini hatırlarken duygusal anlar yaşadı.

Zamanında yeni doğan kızına Bulgar ismi vermek istemedikleri için eşinin tutuklanıp sürüldüğü toplama kamplarında sağlığından olduğunu anlatan Sever, eşinin yargılanmadan, hüküm giymeden, yaklaşık 5 yıl Belene dahil çeşitli toplama kampları ve cezaevlerinde yattığını ve işkenceden dolayı erken yaşta kanserden öldüğünü ifade etti.

"Tek suçları Türk olmaktı"
Sabri İskender de "Belene'de yatanların tek suçu Türk olmalarıydı." diyerek 1985'ten itibaren Bulgaristan'ın çeşitli cezaevleri ve toplama kamplarında sürüklendiğini dile getirdi.
İskender, asimilasyon kampanyasına karşı direnenler arasındaki ilk tutuklulardan biri olduğunu belirtti.

O dönemde Türk ve Müslümanların hiçbir suçu olmadan, uydurma suçlamalarla cezaevine atıldığını vurgulayan 77 yaşındaki İskender, "Bulgaristan'da Belene Kampı, diğer cezaevleri ve sürgün dahil olmak üzere, eve gitmeden 4,5 sene hapis yatmış oldum." dedi.
Zorunlu göçle Türkiye'ye ilk gönderilenler arasında olduğunu aktaran İskender, "İçinde sadece iç çamaşırlarımın olduğu tek valizle Bulgaristan'dan ayrıldım. Türkiye'ye zorla sınır dışı edildim." diye konuştu.

Nihayet Askeri Yargıtay dosyalarına ulaşmaktan memnun olduklarını anlatan İskender, "Ardından onca sene geçti ve şimdi ancak onların işledikleri cinayetlerin dosyasını okumaya müsaade ettiler. Şimdi arkadaşlarla birlikte nöbetleşerek geliyoruz, bu dosyaları okuyoruz ve onların işledikleri cinayetleri görebiliyoruz. Öyle cinayetler işlemişler ki, hiç konuşulacak gibi değil." ifadelerini kullandı.

İskender, "Biz bu zamana kadar bu adaleti görmedik ama görmek istiyoruz." diyerek, şu görüşleri aktardı:
"Şu anda benim için Bulgaristan Cumhuriyeti'nin demokrasisi topal gidiyor. Yani bir tarafı sakat demokrasi, böyle bir demokrasi olamaz asla. Biz istiyoruz ki (hala hayatta olanlar) kalanlar, işkence yapanlar, emniyet müdürlüklerinde, gizli servislerde olan hepsi mahkeme önünde çıkarılsın, Bulgaristan adalet makamlarının gereken cezaları onlara vermesini bekliyoruz. Bütün arkadaşlarımızın da ortak isteği budur."

Asimilasyon kampanyası sırasında, Bulgaristan'da "Mayıs Olayları" olarak adlandırılan ve silahlı Bulgar askerleri ile milislere karşı barışçıl protestolar düzenleyen Türk ve Müslümanlar onlarca kurban verdi.

Bu direnişler sırasında ülkenin güneydoğusundaki Mogilyane köyünde annesinin kucağında kurşunlanarak öldürülen 18 aylık bebek Türkan Feyzullah da ülkedeki hak ve özgürlükler için mücadelenin en önemli sembolü olarak anılıyor.






