Dilimiz tutuldu zaferi ordu yazdı

Ayşe Olgun
Ayşe Olgun
04:0023/12/2018, Pazar
G: 23/12/2018, Pazar
Yeni Şafak
Mehmet Akif
Mehmet Akif

Memlekete hasret geçen 11 yılın ardından Mısır’dan İstanbul’a dönen milli şairimiz Mehmet Akif memleketini göremeden hastane odasında tedavi altına alınır. Gazeteci yazar Feridun Kandemir yanında genç gazeteci Ziyad Ebuzziya ile ziyaretine gider. Kandemir’e röportaj veren Akif, İstiklal Marşını’nı iman gücüyle yazdığını söylerken, Büyük Zafer’den sonra bir şey yazmamasını “Bizim dilimiz tutulmuştu Ordu bizzat yazıyordu” diyerek açıklar.

Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda işte, bembeyaz bir hastane odasının, bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor.

Bu cümleler 1936 yılının Temmuz ayında Akif’le son röportajı yapan gazeteci yazar Feridun Kandemir’e ait. Mısır’da 11 yıl vatan hasreti çeken ve üç gün süren bir vapur yolculuğunun ardından nihayet İstanbul’a gelen ancak gelir gelmez hastalanıp tedavi altına alınan Mehmet Akif’le röportaj yapmak için Şişli’ye tedavi gördüğü hastane odasına ziyarete giden Feridun Kandemir’in röportajı Yedigün dergisinin 173. sayısında yayımlanır. Bu röportajın perde arkasını Kandemir ile birlikte Akif’i hastanede ziyarete giden o günlerde çiçegi burnunda genç bir gazeteci olan Ziyad Ebuzziya 1986 yılında Türk Edebiyatı dergisinin Mehmet Akif özel sayısı için kaleme aldığı yazısında okurla paylaşır. Feridun Kandemir ile Akif’in aynı zamanda eski dostlar olduğunu söyleyen Ebuzziya, Kandemir’in, Birinci Dünya Savaşı’nda Medine Müdafaası kahramanı Fahreddin Paşa’nın birliklerinde görev yaparken Hicaz’da Akif’le tanıştığını Milli Mücadele yılları boyunca da Ankara’da vazife görürken beraber olduklarını belirtir yazısında.


ELİNİ ÖPMEYE HASTANEYE GİTTİM

Ziyad Ebuzziya henüz İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci iken amcası Velid Ebuzziya’nın çıkardığı Zaman gazetesinde gazetecilik mesleğine adımını atar. Amcası Velid Ebuzziya ile Akif de iki eski dosttur. Hatta yazıda yer alan bilgilere göre Akif, Mısır’a gitmeden önce sık sık matbaaya amcasını ziyarete gelmektedir.

Amcası ile Akif’in bu dostluğunun Kurtuluş Savaşı yıllarına uzandığını dile getiren Ziyad Ebuzziya, Akif’i hastanede ziyaret eden amcasının bu ziyaretten üzüntü içinde döndüğünü anlatıyor. “Harab olmuş, bitmiş, doktor ile görüştüm, Ellerinden geleni yapıyorlar ama endişeliler. Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla toparlanır inşallah” diyen amcasından Akif’in hastalığıyla ilgili ilk bilgileri aldığını söylüyor. Birkaç hafta sonra ise Akif’i kendi gazetelerine de röportajlar yapan Feridun Kandemir’in ziyarete gideceğini öğrenir. Fotoğrafçılarını da yanlarına alıp Kandemir ile birlikte Ziyad Ebuzziya da Şişli Sihhat Yurdu’na Akif’in yanına gider. Genç gazeteci Ebuzziya bu tanışmalarını şöyle anlatıyor: “Birkaç ziyaretçi vardı. Kandemir’e biri sandalyesini verdi. Akif, yatağının yanını gösterdi: ‘Gel, şöyle, yakınıma otur!’ dedi. Ben kapının kenarında, ayakta, harap olmuş, erimiş bu emsalsiz kıymete bakıyordum. Kandemir: ‘Size Ebüz- ziya’nın (Mehmet Tevfik) torununu getirdim!’ deyince, Akif’in bakışları bana çevrildi, yukarıdan aşağı bir süzdü, sonra yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi! ‘Zahmet ettin, oğlum! Ayakta kaldın!’ dedi. Kandemir ‘Müsaade ederseniz elinizi öpmek ricasında!’ deyince, ‘Gel bakalım oğlum!’ dedi ve derisi kemiğine yapışmış, elini, hafifçe kaldırarak, uzattı. Ben eğilip bu mübarek eli öperken, Akif, diğer eliyle saçımı okşadı ve : ‘Allah seni de büyük babanın, babanın, amcanın yollarından ayırmasın!’ dedi... Yine kapının kenarına çekildim. Müsaadesiyle, koridorda bekleyen fotoğrafçımızı çağırdık, Akif’in yalnız ve Kandemirle birlikte resimleri çekildi.”

Ziyad Ebuzziya Akif’in hasta yatağındaki halini yıllar sonra şöyle anlatıyor: “Büyük milliyetçi, vatansever, sarsılmaz iman sahibi, yüce şair Mehmet Akif, Mısır’dan yurda dönmüştü. Dönmüştü ama, Balkan ve Cihan harblerinin ıztırap ve felâketlerinin, işgal yıllarında, kurtuluş savaşında, Türk’ün zafere ulaşacağına, İstiklaline kavuşacağına olan imanıyla verdiği mücadelenin yıpratamadığı o pulat bünyeyi, on bir sene süren Mısır ikameti, çektiği vatan sılası, eritmiş bitirmişti. Yurda dönmüş bulunan, hiçbir güç karşısında yenilmeyen, eğilmeyen bu mücadele heykeli ruhen yine dimdik ve iman dolu idi ama, artık vücudu, bu azim ve iman volkanını taşıyamıyordu, an be an çökmüştü. Akif hasta, çok hasta idi. ”

Ziyad Ebuzziya bu röportajın o dönemde yayımlanıp yayımlanmadığını hatırlamıyor. Ancak Kandemir’in 1960 yılında bu röportajı yayımladığını yazısında belirtiyor.

VAPURDAN ÇIKAR ÇIKMAZ YATAĞA DÜŞTÜM

Yapılan röportaj 1936 yılında Yedigün Dergisi’nde Kandemir imzasıyla çıkmış. Röportaj özlem sorusuyla başlıyor ve şöyle devam ediyor:

“-Özledin mi bizi üstad?

Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile bu zehir gibi gülümsemesi her şeyi söylemiş olurdu:

-Özlemek mi oğlum… Özlemek mi?...

Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu sonra kesik kesik konuştu:

-Mısır’dan üç gecede geldim… Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü… Orada on bir yıl kaldım… Fakat bir an oldu ki on bir gün daha kalsam çıldırırdım…

-Hasret…

Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:

-Çok acı…

-Ya kavuşmanın sevinci?

-Onu sorma oğlum… Onu ben kendi kendime bile soramıyorum… Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim. Ve kendi kendine söylüyor: Cennet gibi yurdumdayım ya. Çok şükür. Hastalığı akla geliyor: “Karaciğerim dalağım şişmiş geldik, yattık buraya. Müşahade altına aldılar, bakalım ne olacak?”

İSTİKLAL MARŞI ÜMİTLE İMANLA YAZILIR

Kandemir Milli Mücadele yıllarında Anadolu’ya nasıl geçtiğini soruyor röportajın devamında. Ardından da İstiklal Marşı’nı nasıl yazdığını. Hafifçe yastığından doğrularak yastığına dayanan Akif, “Doğacaktır sana va’dettiği günler hakkın” mısrasını okuyor ve ardından şunları söylüyor Kandemir’e:

“-Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanları düşünün. İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki İstiklal Marşı’nın şiir olarak bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır.

Ve gözleri yemyeşil Şişli’nin sırtlarında dilinde bir dua gibi aynı nağme bitiriyor: Kimbilir belki yarın belki yarından da yakın.”

Büyük Zafer gününü Akif’e hatırlatan Kandemir şunları yazıyor: “Kalbi durmuş gibi sarsılıyor. Sonra bir anda yeniden canlanmış gibi, nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek:

-Ah diyor.

Ve bir lahza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor. Ve sesinin içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:

-Allahım ne muazzam zaferdi. Artık herc ü merc oldu. Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Ve biz mest olduk…” Zafer sonrası neden bir şey yazmadığını ise şöyle açıklıyor Akif:

“Artık benim ne düşünecek ne yazacak ne duyacak hatta yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu bizzat yazıyordu.”


Dostlarımın yaşadığı istanbul gözümün önüne geldikçe…

Mısır günlerinin nasıl geçtiğini, Mısır’ı sevip sevmediğini soran gazeteci Feridun Kandemir’e Akif şu cevabı veriyor: “Var, güzel tarafları var. Bilhassa kışın… Hoş yazın da sıcak iklimlerde bulunduğum gibi muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz… Fakat bir yaz günü İstanbul… Bu doğup büyüdüğüm bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…”



Topumuz yoktu ama imanımız büyüktü

Milli Mücadele için İstanbul’dan ayrılma hikayesini röportajda Mehmet Akif şöyle anlatıyor: “İstanbul’dan mücadele aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik. Oradan “Cuma”yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklıklar vardı kenarından geçtik kah öküz arabalarıyla kah beygirlerle Lefke’ye geldik ve Ankara’ya geçtik. Ankara,,, Yarabbi ne heyecanlı, ne helecanlı günler geçirmiştik... Hele Bursa’nın düştüğü gün. Ya Sakarya günleri... Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla yese düşmedik.(...) Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz Fakat imanımız büyüktü.”


En büyük zevkim okumak ve düşünmek

"Zevkleriniz nedir?” sorusuna Akif röportajda şu cevabı veriyor: “Zevk mi?.. Benim zevklerim mi?.. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir…”

Zorla ne olur ki?

Röportaj yapılırken hastabakıcı hemşire yemek getiriyor. Ancak Akif çorba dışında diğer yemeklere el sürmüyor. Hemşirenin ısrarına rağmen sütlaçtan da yemiyor. Sonra dönüp şunları söylüyor: “Eskiden beri yemekle başım hoş değildir. Sigara da içmem. Şimdi doktorlar zorla ye deyip duruyorlar… Zorla ne olur ki yemek yenebilsin?”

#Mehmet Akif
#Feridun Kandemir
#İstiklal Marşı