Vicdan, en soğuk yüzlü yargıçtır

Ali Murat Güven
00:0018/04/2010, Pazar
G: 17/04/2010, Cumartesi
Yeni Şafak
Vicdan, en soğuk yüzlü yargıçtır
Vicdan, en soğuk yüzlü yargıçtır

Nesli Çölgeçen, bizlere az ve öz filmden oluşan 27 yıllık sinema kariyeri boyunca 'Kardeşim Benim', 'Züğürt Ağa', 'Selamsız Bandosu', 'İmdat ile Zarife' ve 'Oyunbozan' gibi, her biri 'insan sıcaklığı' içeren birbirinden güzel ve unutulmaz yapıtlar armağan etmiş saygın bir yönetmen... Kurtuluş Savaşı'nın son üç kahramanına adadığı 'Son Buluşma' adlı harika belgeselinin ardından şimdi yeniden ustası olduğu dramatik türe dönüş yapan sanatçı, kamerasını, genç bir polis ve minik bir yasadışı göçmenin arkadaşlığı üzerinden çağımızın en ciddi insanlık sorunlarından birine çeviriyor.


DENİZDEN GELEN

Yapım Yılı ve Ülkesi
: 2010, Türkiye yapımı

Türü ve Süresi
: Duygusal drama / 100 dakika

Yönetmen
: Nesli Çölgeçen

Senarist
: Ersin Kana

Görüntü Yönetmeni
: Aydın Sarıoğlu

Özgün Müzik Bestecileri
: Kemâl Sahir Gürel, Erdal Güney, Hüseyin Yıldız, Ayşe Önder, İrşad Aydın

Kurgucu
: Ahmet Can Çakırca

Sanat Yönetmeni
: Gözde Giray

Oyuncular
: Onur Saylak (Polis memuru Halil), Jordan Deniz Boyner (Afrikalı göçmen Jordan), Ahu Türkpençe (Hemşire Yaren), Sümer Tilmaç (Tekin), Deniz Özerman (Ümran), Emin Gürsoy (Recep), Burak Demir (Polis memuru Mehmet), Ali Ekber Diribaş (Kaan), Levent Can (Berber Hayri), Mustafa Şen (Selim), Fatih Doğan (Esnaf Fatih), Deniz Boyner (Samuel), Melek Dinç (Miriam)

Yapımcı Şirket
: Nöbetçi Yapım

Dağıtıcı Şirket
: Özen Film

İçerik Uyarıları
: Bir kaç sahnesindeki yüzeysel argo diyaloglar ve erişkinlerin algı düzeyine uygun bir öykü anlatmasından dolayı, ilköğretim çağındaki izleyiciler için duygusal açıdan zorlayıcı bir yapım olabilir.

Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı
:

Yeni Şafak-Sinema Puanı:
* * *

Babasının ısrarıyla Emniyet Teşkilâtı'na katılıp polis memuru olan Halil, kaçak göçmenlerin takip edildiği bir asayiş görevinde, anlık bir şüphe üzerine Afrikalı bir göçmenin ölümüne sebep olur. Olayın vicdanî sorumluluğu onu gitgide intihara meyilli birine dönüştürecek ve genç adam kendisini daracık bir dünyaya hapsedecektir.


Afrikalı küçük Jordan ise annesiyle birlikte köhne bir teknede çıktığı kader yolculuğunda, aynı tehlikeli yolculuğu daha önceden yapmış olan babasıyla Yunanistan'da buluştuktan sonra ailecek İngiltere'ye gitmenin, böylelikle de ülkesindekinden çok daha mutlu bir hayata adım atacak olmanın masum hayâlleri içindedir. Yasadışı göçmen topluluğunun Yunanistan'dan önceki son durağı, Türkiye'nin Muğla-Dalyan kıyılarıdır. Ancak, bu zorlu yolculuk bir deniz kazasıyla sonuçlanacaktır. Kazanın ardından siyahî ufaklık hayatta kalır, fakat annesi ise Türk karasularında son nefesini verir.


Halil, Jordan'ı kıyıdaki enkazın yakınlarında can çekişirken bulduğunda, çocuğun bundan sonraki hayatı da artık bütünüyle onun vicdanı ve kararlarına emanettir. Fakat, yasadışı göçmenlere ilişkin son derece travmatik hatıraları olan kahramanımız, böylesine ciddi bir sorumluluğu almaya kesinlikle hazır değildir. Buna karşılık, o sorumluluktan kaçtıkça Jordan da ona daha fazla yaklaşır. Koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun, sonunda yine sevgi ve insanlık galip gelecek, Halil'deki bu derin suçluluk duygusu zamanla yerini katıksız bir fedakârlığa bırakacaktır.


“Kardeşim Benim”… “Züğürt Ağa”… “Selamsız Bandosu”… “İmdat ile Zarife”… “Oyunbozan”… “Son Buluşma”… Şöyle bir an durup da Nesli Çölgeçen'in 27 yıllık yönetmenlik kariyerinde bugüne kadar çektiği bütün bu unutulmaz yapıtlara alıcı gözüyle yeniden baktığımda, “İnsan acıları üzerine böylesine duyarlı ve derinlik kazanmış bir sanatçı, neden 27 yıla topu topu 6 filmi lâyık gördü?” diye gökyüzüne doğru haykırasım geliyor. Ancak, şunu da çok iyi biliyorum ki sinema yapma işinin artık neredeyse tamamen küfürbaz çoluk çocukların eline kaldığı bir ülkede, anlatacak çok şeyi olduğu hâlde sermaye bulamayan pek çok gerçek sanatçı gibi, yanına gitsem, dizinin dibine oturup “Anlat Üstad!” desem, o da beni binbir çileyle dolu bir meslekî serüvenin sayfalarında gezdirecektir. Üstelik, anlatacağı her şey de dibine kadar gerçek olmak kaydıyla…

Yapıtlarından en az iki tanesi (“Züğürt Ağa” ve “Selamsız Bandosu”) yıllardır her türlü seçkide sürekli “Türk sinema tarihinin en iyi filmleri” listesine dahil edilen bu kadar yetkin bir sinemacının bile elinin kolunun bağlandığı, ortalığın “sinema fenomeni” diye greyfurt rengi gömlek giymiş sığır yavrularına kaldığı bir süreçte, Çölgeçen'den yıllar sonra yeniden etkileyici bir drama izlemek beni son derece mutlu etti doğrusu…

“Kardeşlik”, “arkadaşlık”, “ahde vefâ”, “sevdiğini sahiplenme duygusu” gibi insanı insan yapan başat değerlere sıklıkla atıf yapmasıyla tanıdığımız sanatçı, Ersin Kana'nın senaryosundan beyazperdeye uyarladığı bu yeni anlatısında da yine o bildik istikametinde ilerliyor ve bizlere genç bir polis ile hayatın sillesini yemiş bir Afrikalı göçmen çocuk arasındaki “insanî hukuk”u anlatıyor. Fakat, “Züğürt Ağa”dan bu yana başarıyla yapageldiği üzere, bu arkadaşlığı ağdalı Yeşilçam melodramların bildik formülleriyle sömürmeye hiç tevessül etmeksizin, onu yalnızca öykünün merkezi ve temel hareket noktası olarak koruyup, aslında daha büyük insanî meselelere yelken açmada kullanıyor. Sözünü ettiğim insanî mesele de, çağımızda Türkiye'nin en önde gelen taraflarından biri olduğu “üçüncü dünyadan batıya insan ticareti” gerçeği…

Hatırlarsınız, bu vahşi piyasa, iki yıl önce de Mahsun Kırmızıgül'ün “Güneşi Gördüm”ünde bir yan öğe olarak ele alınmıştı. Gerçi Kırmızıgül her ne kadar insan kaçakçılığını öyküsünün merkezine oturtmasa da kaçakçı şebekesinin liderinin (oyunculuğunun tadına doyulamayan sevgili Cezmi Baskın) ağzından dökülen şu cümlelerle, “Güneşi Gördüm” o kısacık bölümünde söylemesi gerekeni fazlasıyla söylemişti aslında:

(Balık istifi şeklinde bir yolculuk için kapalı kasa tırlara binerken yanında bir kuş götürmek isteyen müşterisine hitaben) “Zaten yeterince hayvan taşıyoruz beyim, o hayvan bize fazla gelir! Burada bırakıyorsun onu!”

Çölgeçen ise Mahsun'un şöyle bir temas edip geçtiği bu trajediye “Denizden Gelen”de daha derinlemesine giriyor ve onun önünü-ardını iyice gözler önüne serdiği son derece insancıl bir öyküye imza atıyor. Müslüman Türklerle şamanik geleneklerini yanlarında getirmiş göçmenler arasındaki kültürel çatışmalardan, devletin “insan öldürme” yetkisi verdiği iki meslek grubundan biri olan (diğeri askerler) polislerin “vazife” ile “insanî dürtüler” arasında sıkışıp kalmalarına kadar, aslında kıyı kentlerimizde pek çoğumuzun haberi bile olmadan sürekli yaşanıp duran bir kısırdöngünün sert gözlemleriyle bezeli bütün film…

Sinemasal açıdan, özellikle de oyunculuklarıyla belki biraz daha iyi olabilirdi. Fakat, öykü o kadar gerçek ve can acıtıcı ki filmin bu gibi erdemleri, dramaturjiye yönelik kimi zaaflarını da affettiriyor.

8 yeni yapımın gösterime girdiği bir hafta sonunda, Türk sineması adına yüz ağartıcı bir örnek… Televizyonda neredeyse her ay yeni bir örneğini izleyip iki dakika sonra unuttuğumuz, “Yasadışı mülteci dolu bir gemi fırtınaya yakalanıp Akdeniz/Ege kıyılarında battı” haberlerinin üzerine şimdiden sonra biraz daha durup düşünmek için de iyi bir vesile olabilir.