
Turgut Özal''ın ailesi merhumun zehirlenerek öldürüldüğü kuşkusunu daha önceleri de dile getirmişlerdi ama bildiğimiz kadarıyla iddialar yargıya taşınamamıştı.
Ailenin iddiaları tekrar gündeme getirmesi üzerine yargının harekete geçmesi Türkiye''deki değişimi gözler önüne seriyor.
Merhum Özal başbakan iken 1988''de silahlı bir suikaste uğrayarak yaralanmıştı.
1989''da Cumhurbaşkanı Kenan Evren''in görev süresi doluyordu ve yeni Cumhurbaşkanını seçecek Meclis çoğunluğu Başbakan Turgut Özal''ın lideri olduğu Anavatan Partisi elinde tutuyordu.
"12 Eylül" darbesinin kurduğu düzenin devam etmesini isteyenler Özal gibi bir şahsiyetin Cumhurbaşkanı olabileceği düşüncesinden bile rahatsızlık duyuyorlardı.
Birileri 18 Haziran 1988''deki suikast ile Özal''a gözdağı vermeyi yahut ortadan kaldırmak suretiyle bu sorunu çözmeyi amaçlıyorlardı.
İddialar böyleydi.
1988''deki "ANAP" kongresinde Kartal Demirağ ismindeki saldırgan kürsüde konuşan Başbakan Özal''a ateş etmişti.
Sağ görüşlü bir hapishane firarisiydi ve güya af çıkarmadığı için Özal''a kızgınlık duyuyordu.
Özal sonradan suikastin azmettiricilerini tespit etmişti ama üzerini kapatmayı daha doğru bulmuştu.
Yakınları tarafından dile getirilen iddialara göre suikastin arkasında bir general, bir işadamı ve büyük bir gazetenin patronu vardı.
Generalin ismi, "NATO Güneydoğu Avrupa Başkomutanlığı İstihbarat Başkanlığı"nın yanı sıra "Özel Harp Dairesi" Başkanlığı ve MGK Genel Sekreterliği de yapmış olan emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu idi.
Sözkonusu iş adamı Kemal Horzum, sözkonusu gazete patronu da Erol Simavi idi.
Emekli bir savcı(Uğur Tönük), Emlak Bankası''yla ilgili bir yolsuzluk soruşturması sırasında Özal suikasti sanığı Kartal Demirağ''ın, bu yolsuzluk davasına adı karışan hemşehrisi Kemal Horzum''la ilişkisi olup olmadığını da araştırmıştı.
Tönük''e MİT''ten oldukları söylenen birileri tarafından bu olayın peşini bırakması söylenmişti..
İddialara göre izler Kontrgerilla''ya gidiyordu.
Tönük''ten olayın peşini bırakmasını bir generalin istediğini bildirmişlerdi.
Tönük, Özal''ın kulağına o generalin MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu olduğunu fısıldamıştı.
Sabri Paşa, bu iddiaları hep reddetti.
Kartal Demirağ 1992''de "32. Gün" programından Çiğdem Anat''a verdiği bir röportajda söylediğine göre askeri kamplarda eğitilmişti, MİT''ten bazı kişilerle de görüştüğünü de iddia etmişti
Aralarında Ertuğrul Özkök''ün de yer aldığı kimi gazeteciler, Demirağ''ın şöhret düşkünü olduğunu, arkasında herhangi bir örgütün bulunmadığını, zaten saldırıda kullanılan silahın da derme çatma olduğu şeklindeki açıklamalara itibar etmişlerdi.
Özkök hâlâ aynı görüştedir.
Zaten bu tür açıklamalara hep aşinayız.
Ahmet Özal, 1988''de babasına yönelik suikastin arkasında "Hürriyet"in eski patronu Erol Simavi''nin de yer aldığını iddia ediyor.
Simavi''nin Başbakan Özal''a hitaben Hürriyet''te sert bir mektup yazdırması , Özal-Simavi çatışmasının bir yansıması olarak görüldü.
Mektup 19 Nisan 1988''de gazetenin sürmanşetinden verilmişti.
Özal''a gözdağı da içeren mektupta ağır hakaretler içeren ibareler de yer alıyordu..
Mektup, Kartal Demirağ''ın Özal''a ateş ettiği tarihten 2 ay kadar önce yayımlanmıştı.
Özal ve Simavi arasındaki tartışmanın görünürdeki sebebi gazete kağıdına Hükümetin zam koymak istemesiydi.
Normal olan, itham edilen kişinin yahut avukatının iddiaları cevaplamasıdır.
Onların yerine Ertuğrul Özkök bakın nasıl konuşuyor..
"Erol Simavi,Turgut Özal''ın hayranıydı. Benim adımı ''Özköşk''e çıkartmışlardı. Tam bir deli saçması, o kadar kolay mı insana katil demek. Ben de o zaman çıkayım ''Hayır Ahmet Özal katil, babasının katili'' diyeyim, var mı böyle bir şey."
Peki, var mı böyle bir benzetme örneği?
Özkök, köşesinden de Ahmet Özal''a bindirmeye devam etti:
"Turgut Özal''ı babasının parasına el koymak için Ahmet Özal öldürttü... Hadi buyur temizle. Madem iftirada atış serbest, madem manşetler her tür pespayeliğe amade. Buyrun bir iftira da benden. Hadi manşetlere çekin."
Ahmet Özal, Simavi''nin merhum Özal''a hitaben yazdırdığı mektubu tasvip etmediğini, o mektubu kendisinin değil, Hürriyet''in o dönemdeki genel yayın yönetmeni Çetin Emeç''in yazdığını açıklayarak şöyle devam ediyor:
"Sen komplo teorilerine çok düşkünsün değil mi. Al sana nur topu gibi bir komplo teorisi. ''Çetin Emeç''i, babana yazdığı o mektubun intikamını almak için sen öldürttün.'' Bu da sana manşet olsun Ahmet''çiğim... Hadi ispat et bakalım öldürtmediğini."
Kuşkularını dile getiren bir oğula verilen bu cevaplar mantıklı geliyor mu size?
Babasından duyduklarını söylemesi suç teşkil ediyorsa, mahkemeler ne güne duruyor?
Bazı gazetelerde Emin Çölaşan yıllar önce yazdığı bir yazı gündeme getirildi.. Dönemin TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, dayısının oğlu Çölaşan''ın kulağına eğilmiş ve Özal için "Bu gidici, yakında ölecek" demişti.
1 Mayıs 2002 tarihli Hürriyet''te "Özal''ı öldürmüşler" başlıklı yazısında Çölaşan, aile yakınlarının Özal''ın zehirlenerek öldürüldüğü iddialarını dile getirmesini "masal okumak" diye yorumluyordu.
"Peki kim öldürmüş? Niçin öldürmüş? Birileri öldürdüyse, 9 yıldan bu yana aklınız neredeydi? Jetonunuz şimdi mi düştü?" diyordu..
Çölaşan, Özal''ın kalp krizinden vefat ettiğinden emindir ve yazısında çok daha farklı bir bilgiyi gündeme getirmiştir.
Halaoğlu Cindoruk, Özal''ın yakında öleceği bilgisini dönemin Başbakanı Süleyman Demirel''den almıştır.
Cindoruk, ''Haberin kaynağı Baba''dır. Bu devlet bilgisi. Sadece sen bil ve ağzını sıkı tut. Önümüzdeki yaz aylarını çıkaramayacak. Baba sağlamcıdır. Bunu diyorsa bir bildiği vardır'' demiştir.
Çölaşan Baba''nın(Demirel) bu bilgiyi Cavit Çağlar''a da verdiğini öğrenmiştir.
Baba''nın dediği olmuştur, merhum Özal yaz aylarını çıkaramamıştır.
Demirel Cumhurbaşkanı olunca "Hürriyet" yazarlarına Çankaya''da bir yemek vermiştir.
Çölaşan gazetecilik aşkıyla Baba''ya ''Özal''ın öleceğini gerçekten biliyor muydunuz'' diye sormuştur.
O anı yazısında şöyle anlatıyor Çölaşan:
"(Baba) Bazı şeylerin bana söylenmiş olduğunu anlıyor. Verdiği yanıtı 25 Nisan 1993 tarihli yazımdan aktarıyorum:
''Hükümetler cumhurbaşkanının sağlığından da sorumludur. İki ay önce ABD kaynaklı bir yerden (tedavi gördüğü, ameliyat geçirdiği Houston Hastanesi''nden) sağlığının iyi olmadığı konusunda bize bilgi geldi. Bunu duyunca kendisine sağlığının nasıl olduğunu sordum. İyi olduğunu söyledi. Ben daha başka bir şey söyleyemezdim. Ancak bizim bilgimiz kalbiyle değil, prostatla ilgiliydi. Durumunun iyi olmadığını biliyordum ama öleceğini nasıl bilirdim. Kimin ne zaman öleceğini sadece Allah bilir.''
Yazımı şöyle sürdürüyordum: Demirel önümüzdeki yaz aylarını çıkaramaz deyip demediği konusunda bir şey söylemedi. Bir kez daha anladım ki, devletin tepesinde çok ilginç olaylar oluyordu."
Başbakan Demirel''in Çankaya''dan indirmek için çabaladığı Cumhurbaşkanı Özal''ın sağlığıyla bu denli yakından ilgilenmesi elbette göz yaşartıcıdır.
Ama anlamadığım bir nokta var.
Amerika''daki hastane kaynaklarından elde edilen bilgileri tam olarak Cumhurbaşkanı Özal''a ya da ailesine aktarıp da önceden önlem almalarına neden imkan verilmemiş?
Devlet sorumluluğu buraya kadar mı, yoksa bu da mı "devlet sırrı"na giriyor?
Başbakan''ın bildiği devlet sırrı, Cumhurbaşkanı''ndan mı saklanmış?
Cindoruk, Çölaşan, Cavit Çağlar biliyor, Cumhurbaşkanı bilmiyor.
Allah bilir, bu devlet sırrını daha kaç kişi biliyordu.
Bir gazeteci, böyle bir bilgiyi kamuoyuna ulaştırmakla görevli değil midir?
Ne biçim bir gazetecilik bu!
Bir Cumhurbaşkanının ölmesini bilerek beklemek nasıl bir duygu acaba?
"Zehirlenerek ölmedi" mi diyorsunuz?
Peki bilgilendirilmeyerek, uyarılmayarak ölmeye bırakılmak nedir?
Ona "kalp krizi" mi diyorlar, "doğal nedenlerle ölüm" mü diyorlar?
Bir şey daha merak ediyorum, acaba Demirel''in Amerika''dan aldığı bilginin devlette kaydı kuydu var mıdır?
Erol Simavi''nin bir zamanlar hem rakibi, hem de dostu Dinç Bilgin de tartışmalara dahil oldu.
1988''de Özal ve Simavi arasında kağıt zammı konusunda sert bir tartışma yaşandığını belirten Bilgin, "Bu olayın ardından Simavi Hürriyet''i satar satmaz Ankara''ya gitti. Ordu Yardımlaşma Vakfı''na sanırım 200 bin dolar civarında para verdi ve İsviçre''ye gitti. Bence en enteresan nokta burasıdır" dedi.
Bilgin "Erol yeraltı dünyasına meraklıydı ama rahmetli Özal''a yapılan suikastın ardında onun olduğuna ihtimal vermek istemem" diyordu ayrıca.
Simavi''nin yer altı dünyasından bazı isimlerle olan ilişkisi MİT raporlarına da yansımıştı.
Kenan Evren''in Cumhurbaşkanlığı, Özal''ın Başbakanlığı döneminde basına sızdırılan bu raporlarda yer alan bilgiler ne kadar doğrudur, ne kadar yanlıştır, o ayrı bir tartışma konusu.
Eski Hürriyet yazarı, "Habertürk" genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı''ya göre Simavi''nin TSK''ya yaptığı bağış, 200 bin dolar değildir, 3 milyon dolar civarındadır. Ahmet Özal''ı Simavi''yi itham ettiği için çıldırmış olmakla itham ediyor Altaylı.
"Adama sorarlar, ''Sen ne biçim evlatsın. Babanın katilini biliyordun da 17 sene sonra mı aklına geldi söylemek'' diye. Ahmet Özal yolu açınca, leş kargaları da saldırıya geçtiler" diye yazdı da köşesinde.
Altaylı bakın başkaca ne diyor:
"Benim rahmetli anneannem, her üç aylığını aldığında bir miktarını TSK''ya yardım eden vakıflardan birine bağışlardı. Acaba o da mı Özal''ın katil zanlısıydı! Hayatta olsaydı, içeri girer miydi, 96 yaşında."
Bu benzetmelere hayran olmamak elde değil..
Niye ithamların tarafı olmayanlar tartışmalara doğrudan dahil oluyorlar acaba?
Suskunluğunu bozan Erol Simavi, Monaco''dan "Takvim" gazetesini aramış. "Özal kağıda zam yapmıştı. Bunu basın özgürlüğüne baskı saydım. Tartışmamız bundandı. Kavga ettik, sonra barıştık" demiş.
OYAK''a bağış yaptığına ilişkin açıklamalar üzerine bakın ne demiş Simavi: "OYAK''a 200 bin dolar falan vermedim. Ben kimim ki orduya para vereyim"
Kime inanalım şimdi, Fatih Altaylı''ya mı, Erol Simavi''ye mi? Tuhaf işler bunlar.
Sorumlu gazetecilik iddiaları saçma polemiklere dönüştürmek yerine mahkemeleri işaret etmek değil midir?
1988''de merhum Turgut Özal''a yönelik suikast girişimine adı karışan "MGK" eski Genel Sekreteri emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, "Özel Harp Dairesi" ile ilgili olarak yaptığı açıklamalarla da gündemde.
Sabri Paşa, Özal döneminde MGK Genel Sekreterliği yapmıştı.
Cumhurbaşkanı Özal''la yakın mesai içindeydi.
Peki Sabri Paşa, merhum Özal''ı nasıl biliyordu?
"Kürt sorunu" ve ''irtica'' dahil, merhum Özal''ın yaklaşımlarından hazzetmediğini anılarında açıkça belirtmiştir Sabri Paşa..
Özal''ın ''irtica''yla ilgili yaklaşımını şöyle kaydetmiştir:
"Neden irtica 1989 sonlarına doğru yeşerdi sorusu ile ilişkili bir anımı anlatmadan geçmeyeceğim. Bir gün Çankaya''ya çıkmıştım, yapılacak MGK gündemini yasa gereği, arza ve onayını almak üzere, Cumhurbaşkanı Özal''a gitmiştim. MGK gündemini sunarken, ''irticai'' olaylarla ilgili maddeye gelmişti sıra. Cumhurbaşkanı Özal sanki irtica kelimesini ilk defa duyuyormuş gibi ''ne irticası'' deyiverdi. Halbuki Başbakanlığı sırasında zaman zaman böyle bir madde yer alıyor ve ilgililerce takdimler yapılıyor, konu tartışılıyordu. Özal şimdi Cumhurbaşkanı ve Akbulut Başbakan idi. Sanki, artık böyle bir maddeyi gündeme aldırmak istemeyen bir tavır içinde idi. Ama madde ne MGK gündeminden ne de Türkiye''nin gündeminden çıktı. 28 Şubat 1997 süreci böylece başladı."
Tabii, Sabri Paşa''nın'' irticai olaylar'' dediği, başörtüsü yasağıyla ilgili tepkiler idi.
Paşaya göre ''türban sömürücüleri'' ANAP iktidarı döneminde uygun ortamı bulmuşlardı.
Paşa, Özal''ın "Kürtçe televizyon" yayınından yana olmasından da rahatsızlık duyduğunu ifade etmişti.
Bakın bu konuda ne diyor:
"Cumhurbaşkanı Özal, hükümetin Demokratikleşme Paketi''ndeki yargı reformu yasasını veto ederken, Özal''ın Kürtçe televizyon önerisine Başbakan Demirel karşı çıkıyordu. Sonradan anladım ki, Özal Kürtçe yayın taraftarıymış. Halbuki 1990 başlarında ABD''nin Kürtçe yayın yapacağı haberi üzerine bu yayınların dinlenememesi için, TRT yetkilileri ile bazı önlemler almıştım. Bunu ona anlattığımda memnun olacak ve çok iyi yapmışsın diyecek diye beklemiştim. Acı bir tebessümle, hiçbir şey söylememişti. Sonra Kürtçe yayın tartışması başlayınca, Cumhurbaşkanı Özal''ın niye suskun davrandığını anlamıştım".
Cumhurbaşkanı Özal ile MGK Genel Sekreteri Org. Yirmibeşoğlu''nun Türkiye''nin sorunlarına ilişkin yaklaşımları taban tabana zıttı.
MGK Genel Sekreteri Org. Yirmibeşoğlu 1990 Ağustosu''nda Yüksek Askeri Şura kararıyla emekli edilmişti.
Kimi yorumculara göre Org. Yirmibeşoğlu''nun rütbe bekleme süresi Ağustos 1990''da Bakanlar Kurulu tarafından 1 yıl uzatılması halinde 1991''de Kara Kuvvetleri Komutanı, 1993''te de Genelkurmay Başkanı olacaktı.
Sabri Paşa''nın anılarından anladığıma göre Özal da Yirmibeşoğlu''nun yaklaşımlarından pek hazzetmezmiş.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.