
Yaralar deşilmeden ve yaralar deşildiğinde acı duymadan kaşınılamaz! Tarih öğreniminin acı vermesi de sanırım bundan...
Ahmed Cevdet Paşa merhûm (öl. 1895), meşhûr Tezâkir''inde memleketin mevcut siyasî haritasını tanımlamak maksadıyla şöyle bir terkîb kullanır: "milliyet-i İslâmiyye, devlet-i Türkiyye, selâtin-i Osmaniyye, payitaht-ı İstanbul" (Tezâkir, I/85).
Bu satırların yazılmasının üzerinden henüz yarım asır kadar bir süre bile geçmeden bu çerçeve tamamiyle değişti. Devlet-i Türkiyye yerinde duruyordu; değişen ve küçülen sadece sınırları oldu... İçerisinde yaşayan Millet-i İslâmiye''ye de pek birşey olmadı; ancak onun da hacminde bazı değişiklikler vücûda geldi ve hâkim unsur nazar-ı itibara alınarak bu kavram, -ihtilaf bulunmakla birlikte- % 99''u müslüman olduğu iddiasıyla Türk milleti''ne inkilâb etti. Selâtin-i Osmaniyye''den geriye eser kalmadı ve Osmanlı saltanatı yıkılarak Cumhuriyet kuruldu. Payitaht-ı İstanbul''a gelince, gerçi iktidar-ı manevîsi kaldı ama bu arada başkent de bizzarure Ankara oldu.
XIX. yüzyılın başında (1822''de) Reis''ül-Küttab Akif Efendi, Sultan''a arzettiği resmî raporda, müslümanların önünde üç seçenek olduğunu söylüyordu: a) saldırı, b) Anadolu''ya çekilme, c) teslim. Sürecin sonunda ikinci şık gerçekleşti ve devlet bir bakıma Anadolu''ya geri çekilmiş oldu. Şimdi devletin adı Türkiye, milletin adı Türk, rejimin adı Cumhuriyet ve memleketin başkenti Ankara...
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır''ın (öl. 1942) ilk ciddi 1935''de yayımlanan tefsirinin önsözünden çıkarılan şu cümle, sanırım bu değişikliği en iyi anlatan misâllerden birini teşkil etmektedir: "Mektebde coğrafya okuduğum zaman da Arabistan''ı bizim diye belledim."
Peki Bosna kimindi? Ya da Selanik, Kosova? Kudüs kime aitti bir zamanlar? Irak, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika? Sahipleri el değiştirdi; başka devletlerin mülkü oldular. Oysa önceden "Din u Devlet, Mülk ü Millet birdir" diye inanılır idi. Böylece din''in devlet olmadan, devlet''in din olmadan ayakta kalamayacağı gerçeğine (!) telmihte bulunulmuş olurdu. Mülk ü Millet de bir olmalıydı; yani egemen olmayan din din değildi; milliyetsiz bir egemenlikten de söz edilemezdi ve bütün bunlar bir diğeri olmaksızın izah edilemezdi. Köprünün altından çok sular akmış olmalıydı ki 1928''de "Devlet''in dini din-i İslâm''dır" maddesi Anayasa''dan çıkarıldı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, lâikliği anayasal bir vasıf haline getirdi. Böylelikle din''in devlet''e dayanmadan, devlet''in de din''e dayanmadan ayakta kalabileceği ispatlanmaya çalışılıyordu.
Laik ve Üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti... Laiklik, devleti din''den; Üniter vasfı ise bölünmekten koruyor. Cumhuriyet ise herhangibir saltanat, diktatörlük veya totalitarizm tehdidinin önüne geçmenin adı...
Bütün bunları niçin yazıyorum? Çünkü zihnim -geçen yazımda sözünü ettiğim- tarihi öğrenmek ihtiyacıyla kaşınma ihtiyacı arasındaki ilişkiye takılmış durumda...
Hatırlanacağı üzere, sayın İlber Ortaylı''nın, kendisine sorulan "Tarihi bilmek çok gerekli mi?" türünden bir suâle, "Bu kaşınmak gerekli mi diye sormaya benziyor... İnsan kaşınması gerektiğinde kaşınır... İnsanın kaşınmasını engelleyemezsiniz. Tarihi bilme ihtiyacı, tıpkı kaşınmak ihtiyacı gibidir. Çünkü insanoğlu geçmişini bilmek ister; tarihinde nelerin olup bittiğini öğrenmek ister" şeklinde bir cevap verdiğini yazmıştım.
Düşünüyorum da acaba niçin tarihi öğrenmek konusunda bu denli isteksiz bir millet haline getirildik? Tarihi öğrenmek kaşınmak kadar tabii bir şey ise, niçin bu kadar tabii bir şey, tabii bir biçimde gerçekleşemiyor ve gereklilik meselesi hâlâ bir sualin mevzûu yapılabiliyor? Herhalde şundan: Kaşınmak tabii bir ihtiyaçtır ve insan ihtiyaç duyduğunda kaşınır. Bu doğru... Ancak kaşınacak mahal yaralı ise, kaşınmak yarayı tahrib eder ve istenmeyen sonuçlara yol açar. (Demek ki kaşınmanın tabii bir ihtiyaç olması, onun zorunlu bir ihtiyaç olarak nitelenmesine engel.)
Tarihi öğrenmenin de tabii bir ihtiyaç olması, onun zorunlu bir ihtiyaç olması demek değil... Yaralı bir vücûdun kaşınması ne kadar yanlışsa, sorunlu bir mâzinin öğrenilmesi de o kadar yanlış addediliyor olmalı ki bu ülkede tarih, birtakım işlemlerden geçirilmeksizin öğrenim konusu olamıyor. Hâsılı, yaralar deşilmeden ve yaralar deşildiğinde acı duymadan kaşınılamaz! Tarih öğreniminin acı vermesi de sanırım bundan... Çünkü bu ülkede yaraları kaşıyanları kaşıyorlar.
Bakınız sonunda nereye geldik: tarihi öğrenmek, kendisi tarafından değil, başkaları tarafından kaşınmak ihtiyacı olanların işiymiş...
Meraklısına not: Bu izahâtı yaptığımda, gülmekten kayınpederimin gözlerinden yine yaşlar geldi.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.