Acaba kaybetmek kimin umurunda?!

00:0027/04/1999, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Dücane Cündioğlu

Zengin olmadıkları halde, zengin olmak arzusuyla yanıp tutuşanların sıklıkla şöyle dedikleri işitilir: "Ah bir zengin olsam!"Bu söz sadece bir arzuyu değil, aynı zamanda bir şikayeti de dile getirir. Öyle ki hâllerinden şikayet edenler, bir yandan düşünü kurdukları zenginliğe kavuşmak arzusunu açığa vururlarken, diğer yandan, zengin oldukları takdirde yapacak olduklarının hayaline de ortak etmek isterler bizleri. Şimdi sahip olamadıkları, elde edemedikleri, deneyemedikleri, tadamadıkları her ne

Zengin olmadıkları halde, zengin olmak arzusuyla yanıp tutuşanların sıklıkla şöyle dedikleri işitilir: "Ah bir zengin olsam!"

Bu söz sadece bir arzuyu değil, aynı zamanda bir şikayeti de dile getirir. Öyle ki hâllerinden şikayet edenler, bir yandan düşünü kurdukları zenginliğe kavuşmak arzusunu açığa vururlarken, diğer yandan, zengin oldukları takdirde yapacak olduklarının hayaline de ortak etmek isterler bizleri. Şimdi sahip olamadıkları, elde edemedikleri, deneyemedikleri, tadamadıkları her ne varsa, bütün bunların ancak ileride zengin olmakla imkân dâiresi içerisine gireceğini düşünürler ve şayet zenginlik nimetine erişirlerse, zenginliğin mümkün kılacağı nimetlere de erişebilecekleri avuntusuyla yaşarlar. O halde, hangi cenahta yer alırsa alsın, Türkiye''de bir iş yapmak niyetini izhar edenlerin, düşlerine başkalarını da ortak kılmak istediklerinde bu kipi kullanıyor olmalarına şaşmamalı.

Düşler, umutlar ve hayaller, "Ah bir zengin olsam!" kipiyle dile getirildikde, onlara ulaşılmadığı söylenmiş olur, ulaşıl(a)mayacağı değil! "Şimdi" (an) paranteze alınır ve bir çırpıda gözardı edilir. Çünkü gelecek''tir önemli olan. Sahip olunmayan ve fakat sahip olunma ihtimali bulunan bir gelecek! Gerçekleşme ihtimali ne denli zayıf olursa olsun, zenginlik, son tahlilde gerçekleşebilir bir şeydir ve "gerçekleşebilirliği"dir ki onu hayal edilebilir, arzulanabilir, düşlenebilir, elde edilebilir kılar. Bu bakımdan elde edilebilir (ulaşılabilir) bir hayalin peşinden koşanlar, hayal kurmanın kendisiyle yetinmezler; hayallerinin ulaşılabilirlilik derecesini artırmak için, hayallerinin şânından olmayan işlere de tevessül ederler. Gelecekte elde etmeyi umdukları "şeyler" (!) adına, ellerinde bulundurduklarından vazgeçmeyi tercih ederler, "şimdi"yi, mümkün ve muhtemel bir gelecek için harcamaktan kaçınmazlar.

Peki o halde bir düşünelim bakalım: "Ah bir çocuk olsam!" diye hayıflanmak da böyle midir? "Ah bir çocuk olsam!" kipinin sınırları içinde hasret od''unu yakmış olanlar, "Ah bir zengin olsam!" hayalinin peşinden koşanların kulvarında mı seyreylemektedirler? Böyle olmamalı; zira hayallerini "Ah bir çocuk olsam!" kipiyle dile getirmeyi tercih edenler; esas itibariyle gerçekleşebilir, ulaşılabilir, elde edilebilir birşeyi temenni ediyor değillerdir! Zengin olabilmek arzusunu izhâr edenler zengin olabilecekleri ihtimalini gözeterek iş yapmaya niyetlenirlerken, çocukluklarına geri dönmek özlemiyle yola revan olanlar çocukluklarına geri dönemeyeceklerini bilerek bu yolculuğa çıkarlar. Aslâ bir daha çocuk olamayacaklarını, çocukluklarına dönemeyeceklerini bilirler, ancak yine de ah çekmekten kendilerini alamazlar. Bu nedenledir ki ân''ın sonrasında gerçekleşme ihtimali olan bir beklentiyi dile getirmek yerine, ân''ın öncesinde aslâ gerçekleşme ihtimali olmayan bir vuslatın hayalini kurmayı önemsemek arasındaki farkın farkedilmesi gerekir. Akıntıya karşı yüzenler kaybetmemenin, kayıp gitmemenin, kaybolup gitmemenin telaşıyla ve ölesiye kulaçlarını atarlarken, o anda sadece, ama sadece akıntıya kapılmamanın hesabıyla meşguldürler, akıntıyı yaracaklarının hesabıyla değil!

Acaba bu çıkmaza işaret etmekle veya imkânsız olan/gerçekleşme ihtimali bulunmayan sevdaların peşinden gitmeye övgü düzmekle gerçek''in (!) beni kendisine müdahale etmek hakkımdan etmesine ses çıkarmamak gerektiğini savunur bir duruma mı düşmüş oluyorum?! Sırf bu nedenle mi ben, gerçek''le aralarında zaten varolan teması iyice sıklaştırıp gerçek''e müdahale edemeyecek bir duruma geldiklerinden ötürü kendilerini, kendilerine sâdık kalmak şansından mahrûm eden kabile şeflerinin kararlarını tasdik etmek zilletinin yükünü omuzlarına almış bulunuyorum?

Böyle olsaydı, elimdeki çakıltaşlarını bir kenara bırakır ve benim gibi sahillerde yalnız başlarına dolaştıkları halde çocukluklarını düşlemekten vazgeçmeyen o ser-serî yerlilere hemen biraraya gelip "barış çubuğu" içmelerini tavsiye ederdim. Oysa hayatım boyunca bu yola hiç tevessül etmedim ve kaybedilmiş bir harbde bile tek başına kazanabileceğim muharebeler olduğuna inandım; zira kızılderililerin şu sözünü, atalarımın sözü belledim: "Bir tek muharebeyi kazanmak, harbi kazanmakla eşdeğerdir; gerçekte harb bütünüyle kaybedilmiş bile olsa!"

Kabile şeflerine itaat ettiklerinde, onların şefliğini yaptıkları kabilenin tarihine ihanet etmiş olacaklarının farkına varan yerlilerin, ihanet etmemek için itaat etmemeyi yeğlemiş olmalarına niçin kızılsın o halde?! Kendilerine sadâkati mi''yar addederek yola revan olan kimseler, muhataplarına neden bir de üstüne üstlük "kendilerine sadâkati mi''yar addederek yola revan olduklarını" açıklamak zorunda kalsınlar?! Yoksa harbi kaybederler imiş! Onlar bunu biliyorlar ve zaten bunu bildikleri için de tek başlarına savaşıyor olmaktan gocunmuyorlar; zira kazandıklarında kaybedecekleri şeyin büyüklüğü ile kaybettiklerinde kazanacakları şeyin büyüklüğü birbirine müsavi değil.

Binaenaleyh burada asıl cevabı merak edilen suâl şu: "Acaba kaybetmek kimin umurunda?!"

Bu suâle benim ne cevap vereceğimi merak ediyor görünenler, aslında, vereceğim cevabı merak ediyor değiller; bilakis vereceğim cevaba istinaden, benden cevabı istenen suâl aracılığıyla neyin sorulmuş olduğunu anlayabilecekleri ümidini taşıyorlar. Oysa cevap çoktan verildi. Fakat şimdi bunun hiçbir önemi yok, çünkü karşıya geçmek niyetini izhar etmiş olanlar artık pek uğramıyorlar bu kıyılara.

Hal böyleyken, İsmet Özel niçin bizden o kayığı boşaltmamızı istiyor olabilirki?!