İnsanların aşkın ve şaşmaz bir hakikate teslim olmaları birbirleriyle uyumlu ve barışık yaşamalarının yegâne yolu... Aksi halde herkesin kendi insanlığı kadar bir görüş kabiliyeti oluyor ve kişi hayata kaçınılmaz olarak o dar pencereden bakıyor. Her dar pencere gibi idrakin dar penceresi de olan bitenin sadece bir kısmını görmeyi mümkün kılıyor ve yanıltıcı oluyor. Dünyaya kısıtlı idraklerinin dar pencerelerinden bakanlar, ne kadar iyiniyetli olurlarsa olsunlar, kaçınılmaz olarak kendi zanlarını hakikatin tamamı zannetmekle mâlûl oluyor.
Halbuki hakikat, hakikati kuşatmaktan aciz bir idrakin hakkıyla kavrayabileceği, anlayabileceği bir şey değil. Hakikat, ancak her şeyi bilen, her şeye kâdir olan, ilmine ve kudretine sınır konamayacak olan tarafından bilinebilir. İnsan bundan acizdir. Bu acziyet, sonlu/sınırlı olanın sonsuz/sınırsız olan karşısındaki kesin ve tartışılmaz acziyetidir.
Hepimiz gezegenimizin doğal sınırları ile sınırlıyız. Gün gün tükettiğimiz ömrümüzle sınırlıyız. Duyularımızın kabiliyetleri ile sınırlıyız. Fizyolojik kapasitemizle sınırlıyız. Bizi doğruya ya da yanlışa sevkeden zaafiyetlerimizle, ihtiraslarımızla, duygularımızla sınırlıyız. Kendimizi ne kadar zorlarsak zorlayalım, ne kadar iyi yetişirsek yetişelim, bilgiyle, tecrübeyle ne kadar donanırsak donanalım, yürüyeceğimiz yolun, alabileceğimiz mesafenin, ulaşabileceğimiz bilginin, edinebileceğimiz olgunluğun bir sınırı, bir durma noktası var.
Eskiler tam da bu noktaya işaretle, insanın aklıyla ulaşabileceği en yüksek idrak noktasının, kendi acziyetini keşfi olduğunu söylemişlerdir. Bu kişinin aşkın olana, bilinemez ve kavranamaz olana, yanılmaz ve yenilmez olana teslimiyetinin de ilk idrak basamağıdır aynı zamanda. İnsan, kendi sınırlılıklarından tam olarak kurtulmadığı sürece hakikatle kâmil manada bir ilişki kuramaz, dört başı mâmur bir zihniyet inşa edemez.
Bu zamanın insanı, belki bütün zamanlardan daha fazla kendi sınırlarına mahkûm ediyor kendini. Bilginin, fikrin, kanaatin en kestirme yollarla elde edildiği, herhangi bir birikim ya da liyakat gerektirmediği, dolayısıyla sözün tümüyle yüzeye demir attığı, hatta neredeyse ayağa düştüğü günlerdeyiz. Tabiri caizse hemen herkes her gün kendi sığ dehasının, güdük aklının ve çakma hakikatinin şenlik ateşlerini tutuşturmakla meşgul bir halde geçiriyor bütün vaktini. Bu yalanı büyütmeye herkes o kadar gönüllü ki, kimse bu kör akıntıyla birlikte nereye doğru sürüklenmekte olduğunu kendine sormuyor, soramıyor, buna imkan ve zaman bulamıyor. Sadece gaflet deyip geçmek mümkün değil bu hale, bundan daha fazlası olduğu aşikâr. Adını koymak artık bir mecburiyet; büyük bir isyan dalgası bu, evet... Ve bizi her geçen gün teslimiyet sahilinden biraz daha uzağa, ırağa, yabana atıyor.
Sadece taraf olmakla bir insan hemen oracıkta bilgelik kazanmıyor, kemale ermiyor, hakikatin bilgisi damarlarında dolaşır hale gelmiyor. Bunun için önce insanın gerçekten teslim olması gerekiyor. İçi doldurulamayan afakî iddialardan arınması, korunması gerekiyor. Tabii sınırlarının iyice bir farkına varması gerekiyor. Kabiliyetlerinin sınırlarını kavraması, sınırlı idrakin zorunlu acziyetini keşfetmesi gerekiyor. Cüz"î olanın külli olan karşısındaki hiçliğini hazmetmesi gerekiyor. Hayata baktığı pencerenin sadece bir pencere olduğunu, eşyayı sadece bir pencere miktarınca görünür kılabileceğini içine sindirmesi gerekiyor. Sonra aşk ve şevkle öğrenmeye başlamak gerekiyor en baştan. Neyi? Nasibinde ne varsa, ne kadar varsa! Birilerini alt etmek için, mat etmek için, sağa sola çakmak için değil, teslimiyetini arttırmak için... Ve kâmilen bilebilmek için... Neyi? Acziyetini!
Bu işin içinde iddia hiç yok; hakikati tam bir teslimiyetle baş üstünde taşımak var. İnsanın en değerli serveti acziyeti çünkü, doğruda kalmanın, istikameti kaybetmemenin yegâne teminatı...
Başlıklar :

