
Yazının başlığında yer alan iki haber başlığı geçen hafta iki Ağır Ceza Mahkemesi''nden ("özel yetkili" türünden) çıkan iki kararı duyuruyor.
Neşe Düzel, -biliyorsunuz- Taraf gazetesinde Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal ile yaptığı röportaj nedeniyle İstanbul 11. Ağır ceza Mahkemesi''nde yargılanıyordu. Düzel''in beraatıyla sonuçlanan bu dava gerçekten "örnek" bir dava. Neşe Düzel, "Terör örgütü propagandası yapmakla" suçlanıyordu! Cümleyi (!) işareti ile bitirdim, çünkü gerçekten akıl sır erdirilmesi imkansız bir durumdu bu. Savcılık makamını gerçekten akıl almaz bir duruma düşüren bu suçlama karşısında Düzel''in (ve Taraf''ın sorumlu yazı işleri müdürü Adnan Demir''in) avukatı Veysel Ok, söylenmesi gereken şeyi açık-seçik biçimde şöyle ifade etmişxti: "Savcının röportajı TMK kapsamında değerlendirilmesini istemesi akıl dışı bir karardır."
Gerçekten de bu kadar açık ve net: "Akıl dışı bir karar".
Savcının söz konusu yakıştırmayı yaparken nasıl akıl yürüttüğünü de öğrendik. Şöyle bir şeymiş: "Güvenlik güçleri ile terör örgütü kuvvetleri arasında çatışmaların devam ettiği bir dönemde, yazı içeriklerinin daha fazla şiddet teşvik edici ve okuyucu nezdinde şiddete başvurmanın gerekli ve haklı olduğu izlenimini uyandıracağı kanaatine varılmıştır."
Unutmuyoruz, Neşe Düzel, iki kişiyi karşısına almış PKK''nın derdini anlamaya çalışıyor. Ama hayır, bu yasak! Çünkü röportajda dile getirilen hususlar "okuyucu nezdinde şiddete başvurmanın gerekli ve haklı olduğu izlenimini" uyandırabilir! "Akıl dışı" bir akıl yürütme ile karşı karşıya olduğumuz açık değil mi?
Savcının mütalaasında -artık âdetten olduğu üzere- iç hukukta üst norm olarak kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi''ne gönderide bulunulması da unutulmamış: "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''nin uygulamalarına göre de açıkça şiddete çağrı içeren ve şiddeti öven görüşlerin düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği belirlenmiştir. Bu itibarla..."
Görüyorsunuz, her şey ne kadar basit! Savcı, "Bana Sözleşme''yi filan hatırlatmayın, bakın onların mahkemesi de benim gibi akıl yürütüyor!" demeye getiriyor yani... Bu mütalaadan da açıkça anlaşılıyor ki, hakim ve savcıları Sözleşme ve AİHM kararları ile tanıştırmak için yürütülen çalışmalar tez elden sona erdirilmelidir. Çünkü –yine görünen o ki- hakim ve savcılarımız bu metinleri meselenin daha ilerisini görebilmek için değil kanaatlerini pekiştirmek için kıraat etmektedirler...
Neşe Düzel''in "Terör örgütü propagandası yapmak" suçlanması herşeyden önce (yani "hukuk"tan filan da önce) "sağduyu"ya aykırı bir mütalaa değil mi? Düzel''in gazete sayfalarında yeni zuhur etmiş bir gazeteci olmadığı ve röportajlarına az biraz aşina olan okurlarında (savcıları da bu "okur" kitlesi içine almakta bir sakınca yok herhalde!) bile bu gazetecinin "Terör"le arasının iyi olmadığı kanaatinin sabit olduğu düşünülecek olursa, nereden çıktı bu mütalaa şimdi? İnsan klavyenin başına geçince biraz düşünmez mi bunları? Bir gazetecinin bugüne kadarki gayreti, gayretinin amacı, amacının niteliği filan hiç akla gelmez mi? Bu memlekette herkes "masumluğunu" her gün savcılar önünde ispat etmekle mi yükümlüdür?
Gelelim ikinci haber başlığına: "6 ay sonra gelen özgürlük".
Hopa olaylarını Ankara''da protesto ettikleri için haklarında dava açılan (yine "terör örgütü" meselesi) 22''si tutuklu sanık hakim karşısına çıktıkları ilk duruşmada tutuksuz olarak yargılanmak üzere serbest bırakıldılar. Sanıklardan çoğu öğrenci. Duruşma devam ederken sanıkları desteklemek için dışarıda 2 bin kişinin toplandığı söyleniyor. Bu "destek"ten çıkarabileceğimiz sonuç, "kamuoyu" baskısının yabana atılmaması gerektiği şeklinde olabilir mi? Çünkü hatırlıyorsunuz, bu yöntem Cihan Kırmızıgül''ün davasında henüz sonuç vermemiş olsa da başka "öğrenci tutuklamaları"nda da benzer sonuçlar doğurdu. Kendilerinden "Hopa protestocuları" olarak söz edilen çoğu öğrenci 22 tutuklunun serbest kalmasının ardından içlerinden birkaçının cevaevinde geçirdikleri 6 aylık süreyi değerlendirdiği bir yazı (Radikal, 11 Aralık) okudum. Gençler özellikle cezaevinde aralarındaki iletişimi ve dayanışmayı nasıl sürdürdüklerini, kötü koşulları nasıl düzeltmeye çalıştıklarını anlatıyor. Ancak bu yazıda benim dikkatimi en fazla çeken husus, öğrencilerin tutukluluk süresince okudukları kitaplara ilişkin verdikleri bilgiler oldu. Bu çerçevede sözü edilen kitaplar Lenin ve Stalin''in bazı kitapları. Bu kitapların bazıları (mesela Stalin''in "Bilim ve Sosyalizm" adlı kitabı) bazı tutukluların iddianamelerinde "delil" olarak yer alıyormuş. Ayrıca bazıları bazı cezaevinde serbest bazısında yasaklıymış. Olacak iş değil tabii ki. Lenin''in ya da Stalin''in kitaplarının "yasak kitaplar" listesinden çıkmasının üzerinden çok zaman geçmedi mi?
Ancak benim bu bilgiler ışığında söylemek istediğim başka bir şey. Şu yani: İfade özgürlüklerini, gösteri yapma özgürlüklerini kullandıkları için haksız yere tutuklanan ve yargılanan bu gençler hâlâ Stalin ve Lenin külliyatıyla mı meşguller? Yanlış anlaşılmasın, bu kitapları evlerinde ve her yerde okuyabilmeleri tabii ki en temel hakları arasında yer alıyor. Ancak (sorumu tekrarlıyorum) hâlâ Lenin ve Stalin mi? Bu gözlemi yapmamın nedeninin bu hal karşısında duyduğum "üzüntü" olduğunu da söylemeliyim. Kimseye akıl vermek gibi bir niyetim yok tabii ki; ama şu kadarını söylemeden de edemeyeceğim: Günümüzde özgürlük ve eşitlik mücadelesi vermek yolunda bu "babalar"ın nasıl bir olumlu rolü olabilir ki? Belki "Batı''da da bu yoldan ayrılmayanlar var" diyeceksiniz. Doğrudur tabii ki; ama onların rolleri-işlevleri de eskiye nazaran çok çok gerilemiş değil mi? Kızmasınlar- öfkelenmesinler, düşünelim diye söylüyorum bütün bunları...
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.