Üstat Arif Nihat Asya’nın “Bir bayrak rüzgâr bekliyor” şiiri pek çoğumuzun göğsünü kabartır.
Artık daha fazla kabarabilir hepimizin göğsü.
Sonuna kadar haktır.
Ankara’da muhteşem bir NATO zirvesi yapıldı. Milimetrik hesaplanmış, planlanmış ve uygulanmış olması, katılan ve izleyen herkesin hayranlığını kazandı.
*
Yeni bir Türkiye gördü dünya. Ağızları açık bırakan ikramlarıyla, mükemmel organizasyonuyla, güler yüzlü misafirperverliğiyle güçlü, büyük bir Türkiye.
Ev sahibi olarak çok emek verilmiş, katkısı olan kim varsa tebrik ederiz.
Bu zirveden en kârlı çıkan Türkiye oldu. Avantajımız ve itibarımız yükseldi.
Mehterimiz ve yeniçerilerimiz takdir topladı.
Artık cümle âlem görüp anladı ki bir bayrak rüzgârını bulmuştur.
*
“NATO zirvelerinin en büyük organizasyonlarından biri” diye tanımlamak hadiseyi hafifletir.
En büyük organizasyonu demektir doğrusu.
Külliyeyi hafife alan, eleştiren, karşı çıkanlara el sallayalım, kol sallayalım; sağ gösterip sol sallayalım.
Bu vesile ile Barış abimize rahmet dileyelim.
Yakın zaman önce bir törende mehter marşı duyunca sırtını dönen bir takım parazitler görmüştük. Onlar, ekrandan izlerken de mehter başlayınca arkasını dönmüşler midir?
Hele yeniçeriler! Eskisini aratmıyordu.
Kesin tansiyonları yükselmiştir.
Tıpkı Netanyahu gibi, tıpkı Miço gibi.
*
Miço halı üzerinde mehter eşliğinde yürürken, ister istemez adımlarını mehterin ritmine uydurmaya çalışıyordu.
Uydurmamaya çalışsa da aynı manzara çıkacaktı zaten.
Gergin yüz ifadesi bir yana… Miço’nun yürüyüş şekline bakınca, bir ayrıntı dikkat çekiciydi: Sol bacağı biraz kısa görünüyordu.
Erkan Yolaç olsaydı, şöyle söylerdi: “Mehter marşıyla geleceksin, İzmir marşıyla gideceksin.”
ACİL TELEFON
Beyaz Saray’ın telefonu acı acı çaldı.
“İsrail’den Netanyahu arıyor Bay Başkan” dediler.
“Yine mi?” dedi Tramp.
Yüzünü ekşitti.
Off dedi, puf dedi.
“Ne diyeceğini biliyorum” dedi içinden, “şimdi hiç çekilmez ama konuşalım bakalım.”
Ankara’daki NATO toplantısına gitmek üzere uçağa binmeye hazırlanan Bay Başkan aldı eline telefonu, kulağına götürdü.
“Ne var Bibi?”
Bibi’nin sesi telaşlıydı. Panik hâlindeydi.
Hâl hatır sormayı alelade bir “hovaryu” ile geçiştirdi ve peşinden otomatiğe bağlanmış tüfek gibi konuşmaya başladı.
“Türkiye’ye uçak satmayın. Yaptırımları kaldırmayın. Uçak motoru vermeyin. O bizim düşmanımız. Bize kötülük etmeyin.”
Her cümlenin önüne, sonuna, ortasına birkaç tane “lütfen” ekledi.
Konuşma bu kadar değil. Bir iki dakikada bitmedi. Tam bir buçuk saat sürdü.
O kadar geniş zaman içinde yalvardı, yakardı Tramp’ın Bibi’si.
Israrla, inatla konuştu. Bir söylediğini bir daha söyledi. Bir daha söyledi.
Söze sağından girdi, solundan girdi.
Hep aynı yerde döndü durdu.
*
Fakat Tramp kararlıydı.
Kendi kafasına göre hareket etmekten vazgeçmeyeceğini ikisi de biliyordu.
Olumlu bir cevap almak için boşuna ümitlendi Bibi. Boşuna bekledi.
Altı açık, üstü kapalı tehdit havasına girmesi de bir işe yaramadı.
Tramp Türkiye’ye geldi, yaptırımları kaldıracağını açıkladı. Uçak motorlarının sözü verilmişti. F-35 konusu da çözülüyor.
Daha ne olsun?
*
Hiç kusur yok mu derseniz, vardı elbette.
Tramp’ın ülkesinden getirttiği o muhteşem otomobiller çok konuşuldu. Pek heybetli, gösterişli, bombaya bile dayanıklı.
Fakat kapısı çok dar tutulmuş. Tramp zorla çıkıyordu kapısından.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.