Kin koalisyonu

04:0014/07/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

Üç gün önce Cem Sancar aradı. Bundan yaklaşık dört ay önce, bir konuşmamızda Ali Bayramoğlu'ndaki değişmeye dikkat çektiğini, benimse “bir şey olmaz” diyerek konuyu geçiştirdiğimi hatırlattı.Doğrudur, kategorik olarak liberalleri sevmesem de Ali Bayramoğlu'nu Haşhaşilerin linç girişimine maruz kalanlardan biri olması ve son tahlilde özgün düşünmesi nedeniyle severim ve dikkatle izlerim.“Kaldı ki, Sancar da Bayramoğlu'nun adını şahsileştirme şeklinde değil, son dönemde kafasını taktığı daha genel

Üç gün önce Cem Sancar aradı. Bundan yaklaşık dört ay önce, bir konuşmamızda Ali Bayramoğlu'ndaki değişmeye dikkat çektiğini, benimse “bir şey olmaz” diyerek konuyu geçiştirdiğimi hatırlattı.

Doğrudur, kategorik olarak liberalleri sevmesem de Ali Bayramoğlu'nu Haşhaşilerin linç girişimine maruz kalanlardan biri olması ve son tahlilde özgün düşünmesi nedeniyle severim ve dikkatle izlerim.

“Kaldı ki, Sancar da Bayramoğlu'nun adını şahsileştirme şeklinde değil, son dönemde kafasını taktığı daha genel bir “aydın-entelijansiya” sorununu onun da temsil edebilme noktasına gelme ihtimaliyle zikrediyordu.”

O sorun, 2012 Haziran'ında oluşan ve 17/25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasıyla birlikte Paralel yapının da müdahil oluşuyla bir “kin koalisyonu”na dönüşen Sol, Kemalist ve Liberal aydın sorunudur.

Biraz daha açmam gerekirse: Aydın tutumu, duruşu ya da bakışı denildiğinde İdris Küçükömer'den Cemil Meriç'e, Nurettin Topçu'dan Kemal Tahir'e, Hikmet Kıvılcımlı'dan Sabri Ülgener'e, A. Süheyl Ünver'den Ömer Uluç'a... miras aldığımız aydın fotoğrafı, son üç yılda yerini kendilerini ancak düşmanlıklarıyla ifade edebilen, düşünce yerine siyasi ezber, öneri yerine darbe taktikleri, eser yerine slogan, inceleme, makale yerine küfürname üreten, kültürel hegemonyanın medya kalemşorlarına, yorumcularına terk etti.

Nitekim bunlardan biri, seçimden iki gün sonra, Türkiye'de yaşamakla karamsarlığı öğrenmesine rağmen, PKK/HDP'nin barajı geçmesiyle çok umutlanmak da ne kelime mutlu olduğunu; bu sonucun Erdoğan'ın uyguladığı seçim kampanyasından kaynaklandığını ama onun bunu değerlendiremeyeceğini bilakis bir çok akıl dışı şey (yapabileceğini değil) yapacağını; bunu düşünmenin kendisini dehşete verdiğini ve acilen muhalefette olan üç partinin geçici bir koalisyon kurarak 17 Aralık yargılamalarını başlatmasının en makul şey olacağını söyledi.

İlk bakışta, bu kişinin seçim sevincinin sarhoşluğunu yıllanmış şarapla takviye ederek akıl zincirini kopardığını düşünebilirsiniz. Ama değil. İşte bu tamı tamına kültürel hegemonya aydının, gündelik siyasete ne kadar gömüldüğünü; Erdoğan'a olan kiniyle fiili olarak içinde yer almadığı bir siyasi örgütün seçim başarısını; kendi başarısıymış gibi nasıl üstlendiğini ve nasıl bir siyasi lider edasıyla konuştuğunu; kininin onu hangi vehimlere, küçümsemelere düşürdüğünü; dahası sorsanız “yargının bağımsızlığına” inandığını söyleyecek olan bu şahsın, iki gün içinde nasıl ceberrut bir yargıç rolune soyunuverdiğini göstermeye yeterli gelmektedir.

Dolayısıyla artık “aydın” dediğimizde, söz konusu mirasa göre bir vurgudan söz etmediğimiz gibi, De Gaulle'ün “Sartre Fransa'nın ta kendisidir.” deyişinden mülhem olarak ve ironik bir yaklaşımla, “bizim aydınımız da Fransa'nın ta kendisidir” diyebilecek bir haklılığa gelip dayanmış bulunuyoruz.

Bir örnek daha vereyim: Söz konusu aydınlardan biri de Gezi günlerindeki bir söyleşisinde, o eşkıya kalkışmasını sadece sanatsallıkla değil, kutsallıkla da niteleyerek, İslami kültürel kimliğe hizmet etmiş kimi kişileri eleştirmesinden bahisle, aslında kendisinin de masum olmadığını, İslami sanatların, edebiyatların kurumsallaşması sürecinde büyük çabalar sarf ettiğini ve dolayısıyla istemediği bir kimlik siyasetinin aracısı, savunucusu olmaktan pişmanlık duyduğunu belirtmişti.

Evet aydınımızın mevcut hali bu. Özelde Erdoğan, genelde AK Parti düşmanlığını katmerli bir kine dönüştürerek, gündelik siyasete vaziyet edecek, utanmasa yeni hükumetin oluşturulması çalışmalarında taraf olmayı isteyebilecek bir aydın… Yine aynı nedenle bilimsel çalışmalarını rafa kaldıran, ömrünün kalan günlerini yakaladığı her fırsatta Erdoğan'a, Müslümanlara küfrederek geçirmeye hasreden bir aydın…

Bunların karşısında mevzilenenlerin de aslında aynı kimliğinden uzaklaşma bağlamında fazla bir farkları yok. Tek farkları, vatanı ve milleti seviyor olmaları, istikrarsızlığa karşı çıkmaları, kültürel hegemonyanın aydınlarında katmerlenmiş kine, dizginsizleşmiş küfre dur demeye çalışmaları.

Hem nasıl farklı olsunlar ki, “uzaktaki kara çukur”undan Merkeine, teröristinden siyasetçisine, aydınından Haşhaşisine… ellerinde ateş toplarıyla içeriden ve dışarıdan ev'e doğru sadırıya geçenlere karşı ev'i koruma refleksini geliştirmenin dışında neyle, nasıl uğraşabilirler ki.

Ama Sancar'ın da dertlendiği şey olarak, yine de vaki aydın sorununu aşmanın bir yolu olmalı; aydın, sorumluluğunu tekrar hatırlamalı, kendini gündelik siyasetten yalıtarak düşünebilmeli, konuşabilmeli.

Gerçi kendi adıma, 2012'ye kadar muhafaza edilebilen gri alanın tekrar oluşturulabileceğinden, yan yana durularak sorunların konuşabileceğinden, görüşlerin paylaşılabileceğinden pek emin değilim.

Fakat söz konusu sorunun İslamcı, Solcu, Kemalist, Liberal aydın şeklinde ayrıştırılarak ele alınmak yerine, tüm bu kesimlerce “müşterek bir dert” olarak benimsenip, masaya yatırılmasının da elzem olduğunu düşünüyorum.

Son günlerde Haşhaşilerin bu ayrıştırma üzerinden abalı arayışlarındaki kem niyetlere bakılırsa, “aydın sorunu”nu bir bütün olarak ele alabilmek, “kin koalisyonu”nu, zafiyetleri, gemi azıya almış yanlış arzuları ve aşırı tepkileri yerli yerince değerlendirmek gerçekten çok önemli görünüyor.

twitter.com/OmerLekesiz
#Cem Sancar
#İdris Küçükömer
#Gezi