Kamuran Çınar’ın bir minyatürünü okumaya başladığımız önceki yazımızda ağaçtaki suretler üzerinden tevhid düşüncesiyle kurulabilecek bağın ancak bir ve çoktaki müştereklik hareketinin görülmesiyle anlamlı olacağını belirtmiştik.
Zira orada tevhid, resmin üzerine dışarıdan yapıştırılmış bir kavram değil, levhanın kuruluşunun nazarımızda meydana getirdiği düşünce hâline gelir ve çok olanın birden, bir olanın çoktan bağımsız düşünülemeyeceğini fark ederiz. Zira birlik, sûretlerin aynılaştırılması değil; farklılıkların müşterek bir kök, gövde ve hayat içinde nispet kazanmasıdır.
Bu bakışta levhadaki ağaç kadar önemli olan bir başka unsur, onun yanında kitap okuyan insandır. Okuyan kişi gövdedeki yüzlerden biri değildir; ağacın dışında yahut hemen yanında bulunur. Dahası yüzünü ağaca değil, elindeki kitaba çevirmiştir. Böylece levhada birbirinin içine geçen üç okuma meydana gelir: Figür kitabı okur; biz levhayı okuruz; levha da bizi varlığı okumaya sevk eder ve böylece kitap ile ağaç arasında doğrudan gösterilmeyen, fakat nazarda kurulan bir münasebet ortaya çıkar. Bir tarafta yazıya dönüşmüş kelâm, diğer tarafta varlığın kitaplaşmış hâli vardır. Figür kelimelere bakar, biz ağaca bakarız; her iki bakış da görünür olanın ardındaki mânâya yöneldiği ölçüde çok katlı bir okumaya dönüşür. Minyatür için söylediğimiz ‘bakılan bir resimden çok okunan bir metne benzer’ hükmü bu levhada müşahhaslaşır.
Öte yandan okuyan kişi ağacın hemen yanında olduğu hâlde onun gövdedeki yüzleri görüp görmediğini bilmiyoruz. Onları kesin olarak gören, okuyanı da bilginin talibi sıfatıyla onlara dâhil eden biziz. Demek ki bir şeye yakın olmak onu görmek için yeterli değildir. İmam-ı Rabbânî’nin “Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisini zikrettikten sonra “Ancak bilinmeli ki bu yolun tutkunları (Hakk Ehli) bu beraberlikle yetinmez ve bu yakınlığa benzeyen uzaklık ile tatmin olmazlar. Aksine onlar uzaklığa benzeyen yakınlığı ve ayrılığa benzeyen vuslatı isterler.” (174. Mektup) sözü, yakınlığı ve uzaklığı bu levha vesilesiyle yeniden düşünmemize yardım eder.
Figür ağaca yakındır fakat bakışı kitap üzerindedir; gövdedeki âlimlerden, mutasavvıflardan, erenlerden, âriflerden… oluşan silsileye komşudur fakat henüz onun içinde değildir. Bu uzaklığa benzeyen yakınlık, onu dışlamaz; bilakis talep ve terbiyenin alanında tutar. Okuma, hazır bir mensubiyetin işareti olmaktan çok katılma arzusunun ve hazırlanmanın fiili hâline gelir. Yakınlık böylece mekânsal mesafeyle değil, nazarın istikametiyle ölçülür.
Tam burada kuş ve yuva, ağacın mânâsını belirgin biçimde genişletir. Büyük kuş dallardan birinde başını aşağıya, ağacın iç tarafına doğru eğmiştir. Bir başka dalın gövdeyle birleştiği yerde ise içinde yavruların bulunduğu yuva görünür. Bu iki yeni sûret ağacı yalnız kök, gövde ve dalların birlik düzeni olmaktan çıkarır; geliş, merhamet, barınma, beslenme, ayrılma ve geri dönüş… ihtimallerini de kompozisyona katar.
Kuşu hemen ruh, haber, ilham yahut özgürlük; yuvayı da ocak, tarikat veya gelecek nesil diye adlandırmak kolaydır. Fakat böyle bir adlandırmada, levhanın açtığı mânâ erkenden kendi üstüne kapanabilir. Daha ihtiyatlı ve verimli olan, kuş ile yuvanın diğer sûretlerle kurduğu nispeti izlemektir. Kuş hareket imkânını taşırken ağaçta kalır; kanat sahibi olduğu hâlde uzaklaşmaz, başını tekrar ağaca çevirir. Yuva ise dal üzerinde kurulmuş geçici bir sabitliktir: Ağaca aittir fakat ağacın kendisi değildir; korunur fakat kapanmaz; Ona eklenen hayat(lar) büyümek ve bir gün ayrılmak üzere onda barınırlar.
Bu durumda gövdedeki yüzler ile yuvadaki yavrular arasında yeni bir zaman münasebeti belirir. Yüzler olmuş ve birikmiş olanı, hafızayı ve sürekliliği; yavrular henüz tamamlanmamış olanı, imkânı ve devamı düşündürür. Okuyan figür ise bu ikisinin arasında şimdiki talep olarak yer alır. Levhanın zamanı böylece yalnız geçmişin gövdede muhafazası olmaktan çıkar ve geçmiş yüzlerde birikir; şimdi okumada yoğunlaşır, gelecek yuvada bekler.
Büyük kuşun yuvadan ayrı bir dalda bulunması da sürekliliğin yalnız aynı yerde kalmakla gerçekleşmediğini sezdirir. Silsile, ferdin bütünde eriyip kimliğini yitirmesi değil; kaynaktan beslenerek kendi uçuş imkânına kavuşmasıdır. Kuşun kanadı ayrılığı, ağaca dönük başı yakınlığı taşır. Böylece yakınlık ile uzaklık, vuslat ile ayrılık, yuvada kalmak ile uçmak birbirinin karşıtı olmaktan çıkarak, bilakis aynı terbiyenin birbirini tamamlayan iki hareketi hâline gelir.
Yuva ayrıca birlik ve çokluk bahsine yeni bir mertebe ekler. Gövdedeki çokluk birliğin içinde muhafaza edilirken yuvadaki çokluk henüz teşekkül hâlindedir.
Nasipse buradan devam edelim inşallah


