
Güya değerliydiler...
En azından "Kelime- Tevhid"i söyleyene tahammül" zorunluluğuyla sessiz kalınıyordu hadsizliklerine, kibirlerine, şımarıklıklarına...
Bu sessizliği yanlış yorumladılar; "Türkiye Müslümanlarını temsil yetkisi"nin kendilerine "kutsal kase" gibi sunulduğunu sandılar. Vatikan"a koştular bu heyecanla, el-etek öptüler; İsrail"e sundular kendilerini "Sizin hizmetinize bizden daha ehil bir büyük yok" dediler...
"Yüzlerce ülkede tesislerimiz var; dünyanın nabzını tutuyoruz" diye şişine şişine kendileri için bir dev aynasına dönüştürdüler başkalarının imkanlarıyla bina ettiklerini...
Söz konusu sessizlikte öyle bir hava estirdiler ki bankaları, medya kuruluşları, haber ajansları, yayınevleri, dershaneleriyle... çok çok büyük oldukları zannını kendi müntesipleri arasında bir imana, kendi dışındakiler içinse psikolojik bir baskıya dönüştürdüler...
Kendilerini gönül erleri, hizmet sevdalıları, serdengeçtiler, fedakarlar diye cilalamakla kalmadılar, Fırka-i nâciye olduklarını ileri sürdüler.
Kendilerine layık görülen sadakaları hak, himmetleri pay, yardımları zorunluluk saydılar. Bunlardan sürekli bir akar oluşturmak için abone dediler, dil şampiyonası dediler, burs dediler, kurban, zekat, fitre dediler... sıktıkça sıktılar sarılabildikleri boğazları, haraca bağladılar esnafı, veliyi, öğrenciyi...
Böyle böyle dev aynasındaki suretlerini gerçek, gerçek suretlerini ise yalan sayacak kadar gafletle yeni bir yola evrildiler.
Bu evrilişte de yine sessizlikle karşılık görmeleri "Şimdi iktidara ortaklık zamanı" diye düşünmeye sevketti onları. "Madem iktidar oluşunuzda katkımız var, bedelini de ödeyeceksiniz" dediler açık açık... Ortaklık tekliflerini bu ses perdesinden söylerlerse derhal kabul göreceğini sandılar...
Ama "one minute" hayallerini yer ile yeksan ediverdi.
Sadece onların değil, ittihat ettikleri İsrail"in ABD"nin kulağına da kar suyu kaçırdı "one minute".
Emir büyük yerden geldi: Bunu düzelttirmeliydiler.
İsrail ile barışılması için yaptıkları baskılar ters tepince, "Teklifle olmuyorsa tediple, tekdirle, yine olmu- yorsa darbeyle olur" dediler. Güçlüydüler ya hani; müteahhitlerinden plan istediler; "uygulamasına biz yeteriz" dediler.
MİT krizini başlattılar, yetmedi Gezi olaylarını patlattılar ardından. Baktılar ki, birkaç mevziden saldırmaları yeterli gelmiyor, topyekün saldırıya geçtiler 17 Aralık"ta. Meczuba da söz vermişlerdi, "Bu kez tamam" demişlerdi; tüm ihtimalleri düşündüklerini, olası tepki- lere, alternatif oluşumlara karşı her tedbiri aldıklarını yeminle söyleyip, onay almışlardı ondan…
Allah"a şükürler olsun ki tasarladıkları gibi olmadı; kendi tuzaklarında tutula kaldılar.
Ve "değer" diye kendi müminlerinin, imani hassasiyetleriyle onlara karşı sessiz duranların önlerine koydukları dev aynası kırk yerinden çatladı; ondaki devilleşmiş yeni görüntüleriyle kala kaldılar orta yerde. Şimdi "Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir."
Kibirlerini besleyen müessesler kendileri için birer giyotine dönüştü.
Kendi ülkelerinin istikrarına kastedişlerini, kendi Başbakanları için beddua ayinleri düzenleyişlerini, kendi yöneticilerini küçültücü sanlarla anışlarını, kendi vatandaşlarını tapelelerle vuruşlarını, dillerinden melanet, hallerinden şirret akıtışlarını buradakilerden başka kimselerin görmeyeceğini; "değer" diye öne sürdükleri şeylerin uzun vadeli birer tuzak olduğunun başkalarınca da fark edilmeyeceğini sandılar.
Kendilerine "değer" diye sunulan şey- lerdeki potansiyel tehlikeyi görenler, o değerleri onları başlarına çalarak çifte bir değer- sizleştirmeye karar verince, bir kez olsun "biz ne yaptık" diye oturup düşüneceklerine, "İktidar bizi sattı" diye feryat etmeye başladılar.
Oysa ki, tutundukları değer zaten değersizlikti; değersizlikten ondan bir fitne değeri, bir tuzak değeri üretmeye kalkışınca eşyanın tabiatına aykırı hareket etmiş oldular ve gözleri, kalpleri, idrakleri mühürlendiği için bunu da göremediler.
Şimdi diyorlar ki, "Türkiye"nin tek markası yurt dışındaki tesislerimizdi, yazık etme- yelim." Dilleri kibir söylemine öyle alışmış ki yine "tek olmaktan" yana dem vuruyorlar; merhamet dilenirken de "hak etmişliğe" tutunuyorlar.
Oysa ki, neyi kaybettilerse ve daha neyi kaybedeceklerse kendi elleriyle yaptılar ve yapacaklar bunu.
Nasrettin Hoca, eşeğinin kokladığı dışkıları bir torbaya doldurup, ahıra gelince "bunlar senin yolda durup, beğendiklerin" diyerek takmıştı ya torbayı onun başına… Onlar da tıpkı böyleler… Kendileri seçtiler belalarını, koklayarak ve dokunarak… Şimdi onların doldurulduğu torba başlarına geçirilince "Biz bunu istemiyoruz, hak ettiğimiz yemi istiyoruz" diye sallıyorlar başlarını…
Mümini oldukları meczubu bile sosyal medya maymununa dönüştürürken bir değer hesabı yapamayanlar, işin ucu varlığa, sermayeye, sıcak paraya dayanınca değer mühendisi kesiliverdiler…
Meczup da dün lanet yağdırdıklarına bugün cennet dağıtmaya başladı…
Ama hepsi, paralellerin tamamı geç kaldılar…
Bir değeri yitirmek çok kolay, kazanmak ise çok zordur…
Elindekinin değerini bilemeyen, başkasındaki imkanın değerini zaten bilemez.
O halde geçmiş ola, geçmiş!
Hadi gülüm, hadi başka kapıya!
twitter.com/OmerLekesiz
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.