Sîret ya da ana hikaye

04:0015/09/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

Niyâzî-i Mısrî şunları söylüyor:Deniz içinde damlayken, deniz hayrandır bana / Yeryüzünde zerreyken, arş oldu seyran bana,Dost açıkça göründü, bir şey gizli kalmadı / Tufan olursa cihan, bir katre tufan olur bana,Sûrette bir şeyim yoktur, asıl sîrettedir benim madenim / Bugün kıyamet kopsa gelmez (olmaz) perişanlık bana,Gönül dağının Anka'sıyım, sırrın aşinasıyım / Endişeler hasıyım, insan oldu ad bana,Niyâzî'nin dilinden asıl söyleyen Yunus'tur / Herkese bir can gerek, Yunus da bana candır.Niyâzî,

Niyâzî-i Mısrî şunları söylüyor:

Deniz içinde damlayken, deniz hayrandır bana / Yeryüzünde zerreyken, arş oldu seyran bana,

Dost açıkça göründü, bir şey gizli kalmadı / Tufan olursa cihan, bir katre tufan olur bana,

Sûrette bir şeyim yoktur, asıl sîrettedir benim madenim / Bugün kıyamet kopsa gelmez (olmaz) perişanlık bana,

Gönül dağının Anka'sıyım, sırrın aşinasıyım / Endişeler hasıyım, insan oldu ad bana,

Niyâzî'nin dilinden asıl söyleyen Yunus'tur / Herkese bir can gerek, Yunus da bana candır.

Niyâzî, varlığa değgin (ontik) bir idraki, tikelden tümele ve tümelden tikele yönelen bir seyyaliyetle resmediyor. Burada, kişiselleştirmede bulunmasının (bana'nın) ilk bakışta bir hükmü yok, çünkü insan(lığ)a mahsus genel tasavvuru dile getiriyor. Ancak bu dile getirişte, olguların (ve olayların) etkisini söz konusu tümellikte vermesi söz konusu olamayacağı için, onu kendisi üzerinden ifade ediyor.

Neyi söylediğine ilişkin bu belirlemeyle yetinerek, nasıl söylediğine baktığımızda ise, onun
vahdet-i vücûd
ve
vahdet-i şuhûd
ayımına girmeksizin sufiliğin genel kavramlarını kullandığını görüyoruz.

Şiirdeki sırasıyla bu kavramlar: Deniz, damla, hayret, zerre, arş, seyr, Dost, a'yan ('ayn), perde, suret, sîret, Kaf dağı, Anka (Simurg), sır, endişe, insan ve can'dır.

Bu kavramlardan sadece
sîret
üzerinde durarak, diğerlerinin sufi literatüründeki karşılıklarını, yerimiz yeterli olmadığı için, yerimiz yeterli olsa da yazıyı akademik bir forma dönüştürebileceği için ver(e)meyeceğimizi belirterek; merak edenleri, Kalem Yayınları'nın
Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü
ile Ensar Neşriyat'ın
Tasavvuf ve İrfan Terimleri Sözlüğü
'ne yönlendireceğiz.

Sîret'e gelince:

Sîret, kelime olarak “yönelmek, seyahat etmek, gezme, gezmek, geziş, reviş” demek. Bunun beyan edildiği Kâmûsu'l-Muhît Tercümesi'nde, ıstılahi manası ise, “Sünnet ve tarikat ve hey'et manalarına müstameldir ki, insanın manevi tuttuğu yoldan ve kaim olduğu halden ibarettir” şeklinde verilmiştir.

Ontik manada sîret, var / varlık oluşa esas
ana hikaye
'ye taalluk eder ve dolayısıyla inanışlar, dünya görüşleri, (tasdik ya da tasavvur olarak) idrakler de ana hikayedeki farklılaşmalara bağlı olarak farklılaşırlar.

Niyâzî, burada hayal, tasavvur, zan, vehim vd. hassaları da içkin olan suretin (imgenin) itibarî (hükmî) oluşu nedeniyle, varken yok oluşunu (geçiciliğini) hatırlatıp, sîret'le asıl ana hikayeye vurgu yaparak, ondan ontolojiye bağlamaktadır.

Çünkü, bu yanıyla ana hikaye, sadece varlığa mahsus bir mesele olmanın ötesinde, var/lık (insan / kul) olmanın sorumluluğunu da içkin bulunmaktadır. Dolayısıyla suret yönüyle bir hükmü olmayan insan, ana hikaye ile ilahi hükmün (emrin) içine çekilmektedir.

Öte yandan, yine sîret'e bağlı olarak, denizin hayran olduğu damla, zerreyken arşın seyranı olma; cihanın tufanını önemsemezken, bir damlada tufana uğrama; maddeni sîrette olması nedeniyle perişanlığa muhatap olmama, insan oluş ve can'la duruş şeklinde beyan olunan hususlar da bir sonucun değil, asıl sebebin tarifi olmakla (sebep olanını göstermekle) yine ana hikayeye uyana dönmektedir.

Bunlarla, daha önceki yazılarımızda zikrettiğimiz sufilik - ontoloji ve sanat üçlüsünün ilişkisini örneklendirdiğimizi var sayarak, yine aynı şiirden (dolayısıyla, vurguladığımız kavramlardan) hareketle Müslüman sanatlarındaki dilin özel bir dil olduğunu ve bu yanıyla sanatçının (yazı ya da resim / tasvir dili olarak ayrışmaksızın) ontik düşünceyi dil yoluyla suretlendiren bir
nakkaş
gibi hareket ettiğini belirtmeliyiz.

Her biri hakiki bir mana üzerine kurulan mecaza, teşbihe, kinayeye, istiareye, mürsele, teşhise, intaka vb. o nakkaşlık tutumu nedeniyle başvuran Müslüman sanatçıların, ancak bu yolla, meta-linguistik olanla, dünyevi olan (anlam ve anlatma kaygısı) arasında sağlam köprüler kurabildiklerini görüyoruz.

Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ını merkeze alarak resimli Kuşlar Meclisi'ni (Çev.: Nazmi Ağıl, Alef Yay., İst., 2014) oluşturan Peter Sis'in, bu çalışmasını “Ozan Attar bir sabah huzursuz bir rüyadan uyandığında kendini bir hüthüt kuşuna dönüşmüş olarak buldu” cümlesiyle ve Attar suretinden kuş suretine geçişle başlatıp, kuş suretinden Attar suretine geçişle sonlandırması da söz konusu köprülerin yaslandığı düşünsel kodun sanatsal değerini açıklamada yeterli olsa gerektir.

İş bu nedenle, Müslüman sanatçılar, eserlerinde gündelik olayları işlemek yerine, onları kendiliğinden içkin olan (aynı zamanda birer arketip / 'ayn niteliğindeki) olguları esas almışlardır.

Çünkü olaylar hayattan hasıldır. Cürcani'nin kelimeleriyle, hasılın tahsili ise imkansızdır.
#perde
#suret
#sîret
#Kaf dağı
#Niyâzî-i Mısrî