Biz bize yeteriz Türkiyem

04:002/04/2020, Perşembe
G: 2/04/2020, Perşembe
Selçuk Türkyılmaz

İki yüz yıllık tarihi boyunca tıp fakülteleri bir güven bunalımına yol açmamıştır. Bazı dönemlerde yönetim sorunlarından kaynaklanan birtakım aksaklıklar yaşansa da Türkiye’de tıbbiye daima itibarlı olmuştur. Tıbbiyenin itibarına gölge düşmemiş olmasına rağmen yönetim anlayışlarından kaynaklanan sorunlar yüzünden sağlık kurumlarına yönelik güvensizliğin yükselişe geçtiği dönemler de oldu. Özellikle doksanlı yıllarda sigorta kurumunda meydana gelen zaaflar, zaten var olan birtakım sorunlarla birlikte

İki yüz yıllık tarihi boyunca tıp fakülteleri bir güven bunalımına yol açmamıştır. Bazı dönemlerde yönetim sorunlarından kaynaklanan birtakım aksaklıklar yaşansa da Türkiye’de tıbbiye daima itibarlı olmuştur. Tıbbiyenin itibarına gölge düşmemiş olmasına rağmen yönetim anlayışlarından kaynaklanan sorunlar yüzünden sağlık kurumlarına yönelik güvensizliğin yükselişe geçtiği dönemler de oldu. Özellikle doksanlı yıllarda sigorta kurumunda meydana gelen zaaflar, zaten var olan birtakım sorunlarla birlikte hastaneleri de etkilemişti. Şehirleşme sürecinin hızına yetişemeyen Türkiye, kurumsal yenilenmeyi başaramadı ve sağlık alanının sorunları inanılmaz boyutlara ulaştı. Türkiye’de devlet kavramının geleneksel anlamını yitirmeye başlamasıyla kurumların zaafa düşmesi arasında bir paralellik vardır. Liberalizmin Türkiye’de revaç bulmasını, sağlık alanında devamlılık arz eden yönetim sorunlarıyla da ilişkilendirebiliriz. Aynı yıllarda sağlık alanında özel teşebbüsün önünün açılması, tabiri caiz ise vakıflara yol verilmesi küresel liberalizmin dayatması olarak düşünülebilir.

İki yüz yıllık tecrübe ve tıbbiyenin itibarına rağmen sağlık alanında devletin gerilemesi ve birtakım sivil kurumların öne çıkması müdahalelerin uzun vadeli olduğunu gösteriyordu. Nitekim doksanlı yılların sonunda sağlık alanında küresel müdahalelere açık hâle geldik. Babuna olayında örgütlü müdahale millî güvenlik riskine yol açmıştı. Başbakanlara da hastaneler üzerinden operasyon yapıldığı dönemleri yaşadık. 2002’de iktidara geldikten sonra Erdoğan’ın sağlık alanında radikal değişim programını hayata geçirmesi büyük bir memnuniyete sebep olmuştu fakat esas görülmesi gereken değişim programı ile millî güvenlik riskinin ortadan kaldırılmasıydı. Devletin zayıflığından beslenen bağımlı yapılar, sağlık alanında da mutlak hâkim olabilirdi. Erdoğan’ın sağlık alanındaki büyük hamleleriyle devlet yeniden güven kazandı.

Bağımlı yapıların küresel ilişkileri emperyalizm açısından ele alınmalıdır. Bugün küresel sorunlar karşısında devletlerin çözüm üretebilme kapasitesini tartışıyoruz. İtalya, İspanya ve Amerika’nın hızlı hareket edememesini alışık olduğumuz kavramlarla tanımlamak doğru olmaz. Salgın karşısında hızlı hareket etmeyi başaran ülkelerin başında olmasına rağmen Türkiye’de bir anda din ve bilim karşıtlığı üzerinden yersiz bir tartışmanın başlatılması, dinî değerlere yönelik açık düşmanlık sıradan bir gelişme değildir. Hastanelerin yapımına iktisadî gerekçelerle karşı çıkanların, sağlık alanına da hâkim olan yönetim anlayışıyla barışık olmadıkları anlaşılıyor. Klasik devlet anlayışının dönüşü bağımlı örgütlü yapılarda hayal kırıklığı olarak tezahür ediyor. Din ve bilim çatışması gibi yapay bir karşıtlık üzerinden doğrudan dine yönelik bir saldırı içinde olmaları başka türlü izah edilemez. Devletlerin çözülmesi sürecine Türkiye’yi de katmak istediler ama bunu başaramadılar. Yeni sömürgecilik döneminin en önemli unsurları, devletleri içeriden ele geçiren bağımlı yapılardır.

Liberal çevrelerin devletin başarısından rahatsızlık duyması sıradan bir gelişme olarak görülemez. Salgın hastalık gibi afetler toplumun bütününü etkiler ve böyle durumlarda dinî duygular birlik ruhunu ayakta tutabilir. Dinî duyguların harekete geçmesiyle sosyal dayanışmanın artacağı ve bunun da aidiyet bilincini kuvvetlendireceği bilindiği hâlde din ve bilim çatışması gibi yapay gerilimler oluşturmanın masum görülemeyeceği açıktır. Sağlık alanının ihmali, yatırım eksikliği ve yönetim sorunlarından bahsedilmediği hâlde din, imam ve dua kavramlarının işaret ettiği sosyal alanı düşmanlaştırmanın esas amacı toplumsal dayanışmayı engellemektir. Bu çevrelerin “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” sloganıyla başlayan dayanışma hareketine çok sert muhalefet etmiş olmaları bilimciliğin bir kılıf olduğunu gösteriyor.

Türkiye’yi içeriden ele geçirerek hareketsiz kılmayı başarmışlardı. Fakat o dönemler geride kaldı ve küresel ağın temsilcileri Türkiye’de başarılı olamadılar. 2013’ten sonra sürekli olarak mağlup oldular ve bağımlı yapılar güç kaybetti. Aynı durumun İtalya ve İspanya için geçerli olmadığını söyleyebiliriz. Karar mekanizmalarını harekete geçiremediler ve millî varlıkları tehlikeye düştü.

“Biz bize yeteriz Türkiyem” sloganı içeriden bir dayanışma hareketidir. “Bilimci” değil, ideolojik bir yaklaşımdır. Bu romantik yaklaşımın, gerçekliği aşmak için ideale odaklanması özünün gereğidir. Dinin de bu “ideolojik” yaklaşıma destek olmasını tıp alanı ile çatışma olarak sunmak en hafif bir ifade ile cehalet örneğidir.

#Biz bize yeteriz Türkiyem
#Türkiye
#Kampanya
#Hastane