Çolpan’ın Güzel Türkistan’ı

04:005/09/2022, Pazartesi
G: 5/09/2022, Pazartesi
Selçuk Türkyılmaz

Yeni Şafak·Selçuk Türkyılmaz - Çolpan’ın Güzel Türkistan’ıİsmail Gaspıralı, 1883’ten 1914’e kadar yayımlanan Tercüman’daki yazılarında, hikâye ve romanlarında Türkistan’a ve bu bağlamda Buhara’ya özel bir önem vermişti. Seyahat yazılarında da Buhara’ya verilen önem hemen fark edilir. Yavuz Akpınar’ın Seçilmiş Eserleri üst başlığı ile yayımladığı kitaplar dönemle ilgili en önemli kaynaklar arasındadır. Gaspıralı’nın bu kitaplardaki yazılarını Buhara’yı ve genel olarak Türkistan’ı anlamak için de

İsmail Gaspıralı, 1883’ten 1914’e kadar yayımlanan Tercüman’daki yazılarında, hikâye ve romanlarında Türkistan’a ve bu bağlamda Buhara’ya özel bir önem vermişti. Seyahat yazılarında da Buhara’ya verilen önem hemen fark edilir. Yavuz Akpınar’ın Seçilmiş Eserleri üst başlığı ile yayımladığı kitaplar dönemle ilgili en önemli kaynaklar arasındadır. Gaspıralı’nın bu kitaplardaki yazılarını Buhara’yı ve genel olarak Türkistan’ı anlamak için de okumak gerekir.

19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya Türklerini usul-i cedit kavramını bilmeden anlamak imkânsızdır. Rusya Türkleri-Müslümanları söz konusu edildiğinde cedidizm, ceditçilik, usul-i cedit gibi çok bilinen kavramların yanı sıra maarifetçilik ve maarifçilik kavramları da sıkça kullanılır. Maarifçi aydınlar denildiğinde çok önemli bir kuşaktan bahsedilmektedir. 1875’te Hasan Bey Melikzade’nin Tiflis’te çıkardığı “Ekinçi”den 1917’ye kadar geçen zaman yarım yüz bile değildir. Aynı zaman diliminde Batı kolonyalizmi en geniş sınırlarına ulaşmış ve nihayetinde yayılmacı devletlerin rekabeti ile Birinci Dünya Savaşı patlak vermişti. Çarlık Rusya’sının, tabiî sınırları olarak gördüğü yerlere ulaşmak hevesiyle hareket ettiği bu dönemde Kırım, Kazan, Kafkasya ve Türkistan’da aydınlar zümresinin ortaya çıkması, çöküş hâlindeki bir toplumu fikirleriyle harekete geçirmesi gerçekten çok önemlidir.

Gaspıralı’nın yazılarından usul-i cedidin Buhara Hanlığı’nın sınırlarına oldukça geç bir dönemde dâhil olduğu anlaşılıyor. Eski ve yeni yöntem taraftarları arasındaki çatışmanın çok şiddetli olması bu gecikmenin boşuna olmadığını gösterir. Fakat buna rağmen 1910’lardan sonra Abdurrauf Fıtrat, Mahmut Hoca Behbudî, Abdullah Avlanî ve Süleyman Çolpan gibi maarifçi aydınların etkili olduklarını anlıyoruz. Gazeteler, dergiler, roman ve hikâyeler, gençlik teşkilatları yeni bir dönemin işaretleridir. Bunlar Sovyet döneminin başlarında da etkiliydiler. Abdullah Kadirî’nin Ötgen Künler’i bugün hâlâ önemini yitirmemiştir. Ne yazık ki 1930’ların sonuna gelindiğinde bu yeni aydın kuşağının son temsilcileri de hayattan koparıldı. Stalin, geçmiş ile gelecek arasındaki son köprüleri yıktı. Bunlar arasında Çolpan da vardı.

O da 1938’de kurşuna dizildi. 1875 ve 1917 arasındaki bir dönemden bahsettiğimiz çok açıktır.

Yetmiş yıl sonra Türk dünyasında yeniden bağımsızlık rüzgârları esti. 1990’ları bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Bağımsızlığını kazanan Türk devletlerinin kolonyalizm sonrasının en temel problemleriyle uğraşma mecburiyeti ortadaydı. Sovyetler dağılmıştı fakat ABD öncülüğünde Batı emperyalizminin bütün unsurları Türk ve İslam coğrafyasına adeta çökmüştü. Çok uzak bir geçmiş hakkında konuşmuyoruz. Daha birkaç yıl önce her türlü manipülasyona açık bir coğrafyadan bahsediyoruz. Baskıcı rejimler ve demokratik toplum özlemi gibi genel geçer karşıtlıklar sıkça gündeme geliyor fakat bunlar son derece yüzeysel bir bakışı yansıtır. Bu bakışın yüzeyselliğini bugün daha iyi anlıyoruz. Zira Batı emperyalizminin demokratik toplum ideali ile yayılmacı ideolojiler arasında doğrudan bir ilişki olduğu çok daha bariz hâle geldi. Bu sebeple ABD öncülüğünde yeni yayılmacılık dönemini yaşayan Batı emperyalizminin, coğrafyamızın genelinde başarısız olduğu anlaşılınca heyecan dalgasının Özbekistan’ın tarihî şehirlerine kadar ulaşmasını baskıcı rejimler ve demokratik toplum karşıtlığı ile açıklamamız mümkün değildir.

Çolpan’ın “Güzel Türkistan”ı ancak 31 yıl sonra bir millî marş gibi dinlenebilmiştir. Sahnede ceditçi aydınların canlandırılması oldukça önemliydi.

Bundan sonraki dönemde Özbekistan’ın Türk ve Müslüman özelliklerinin daha fazla öne çıkacağını tahmin edebiliriz. Bu, aslında çok da zorlama bir gelişme olmayacaktır. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi büyük şehirlerin yanı sıra, adları zikredildiğinde hafızamıza yer ettiğini fark edeceğimiz başka şehirler, medeniyet tarihimizin en önemli merkezlerinden biri üzerine konuştuğumuzu gösterir. II. Karabağ Savaşı’ndan sonra Türk devletleri arasındaki ilişkilerin çok daha hız kazandığını görüyoruz. Bu da büyük bir tecrübenin ağırlığı ile hareket edildiğine işaret ediyor. Özbekistan, kendi önemini fark etti ya da belirli bir tereddüt devrinden sonra fark edebildi. Bunu ileride daha geniş bir çerçeveden görmek mümkün olacak. Fakat Çolpan’ın şiiriyle birlikte Türkistan kavramının çok daha güçlü ifade edilmesini muhakkak önemsemek gerekir.

Gelişen hadiseler, yüz yıl sonra Türk dünyası bağlamında yeni bir liderler kuşağına da işaret ediyor.

#Türkistan
#Çolpan
#Buhara
#İsmail Gaspıralı
#Özbekistan