“Demokrasinin dostları” kimin dostu?

04:0020/07/2020, الإثنين
G: 20/07/2020, الإثنين
Selçuk Türkyılmaz

Hitler’in iktidara gelmesinden sonra yirminci yüz yılın siyasî ve entelektüel tarihinde de kırılma yaşandığını anlıyoruz. Bu değişimin sol hareketler üzerindeki etkisini karşılaştırmalı olarak incelemek gerekir. Örneğin 1933’ten sonra Sovyetler, antiemperyalist hareketlere destek vermekten vaz geçmekle kalmamış; Almanya karşısında Fransa ve İngiltere’nin desteklenmesi gerektiği yönünde Afrika solu üzerine baskı uygulamıştır. Bu, basite alınacak bir değişim değildir. Komintern’de alınan kararın Türk

Hitler’in iktidara gelmesinden sonra yirminci yüz yılın siyasî ve entelektüel tarihinde de kırılma yaşandığını anlıyoruz. Bu değişimin sol hareketler üzerindeki etkisini karşılaştırmalı olarak incelemek gerekir. Örneğin 1933’ten sonra Sovyetler, antiemperyalist hareketlere destek vermekten vaz geçmekle kalmamış; Almanya karşısında Fransa ve İngiltere’nin desteklenmesi gerektiği yönünde Afrika solu üzerine baskı uygulamıştır. Bu, basite alınacak bir değişim değildir. Komintern’de alınan kararın Türk solu üzerindeki etkisi gibi bizi de yakından ilgilendiren meseleler üzerinde derinlemesine çalışmalar yapılmamıştır. Hâlbuki bunlar, solun kendi içindeki klik çatışmalarının ilerisindedir ve bugünümüzü doğrudan etkilemektedir.

Sovyetler’de meydana gelen görüş ve tavır değişikliği ile birlikte antiemperyalizm, söylem düzeyinde varlığını sürdürse de faşizme yönelik eleştiriler öne çıkar. Robert J. Young, Komintern’in Fransa ve İngiltere’yi demokrasinin dostları olarak göstermesinden sonra Afrika’da antiemperyalist mücadeleye öncülük eden liderlerin Sovyetlerden uzaklaştığını söyler. Komintern’in yeni yaklaşımı Rusya merkezli bir bakış açısının Sovyetlere hakim olduğunu gösterir. Yeni görüş zaman içinde bütün dünyada olduğu gibi Türk solu üzerinde de derin etkiler bırakır. Sovyetlerin Almanya’ya odaklanmasıyla faşizm eleştirisi merkezî bir konuma yerleşmeye başlar. Bundan sonra Türk solunun faşizm eleştirisine odaklanmasını sıradan bir etkilenme olarak açıklamak yeterli olmayacaktır. Zira Türk solunun faşizm eleştirisine yoğunlaşmasını dışarıdan yönlendirmenin sonuçları olarak görmek gerekir. Esas emperyalist devletler İngiltere ve Fransa olduğu için sömürgecilik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi kavramlar geri planda kalmış; demokrasinin dostları gibi kavramlar öne çıktığından Batı medeniyetinin değerleri kutsanmıştır. Bunun sonucunda faşizmin ayak sesleri, ortak tecrübeyi tehdit eden marjinalin merkeze yürüyüşü, makul ve mantıklı demokrat dünya gibi Batı medeniyetini eksen alan söylemler düşünce dünyamızı belirlemiştir.

Faşizm eleştirisinin merkezî bir konuma yerleşmesi, solun kendi içindeki bir değişim değildir. Batı medeniyetini eksen alan söylemler farklı ideolojik grupları da etkilediği için faşizm eleştirisinin görünmez kıldığı gerçekliğe odaklanmak mümkün olmamıştır. İki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte liberal değerlerin kolayca benimsenmesi, Batı Avrupa merkezli bakış açısının neredeyse bütün dünyaya egemen olduğunu gösterir. Demokratik değerler adına İslam dünyasını yeniden işgal ettiler, buna fikrî olarak cevap vermek bile mümkün olmadı. 1990’larda başlayan yeni dönemin bir devamı olarak 15 Temmuz’da işgal ve istila girişimi Türkiye’nin varlığına yönelmişti. İşgal ve istilayı durduranların da faşizm eleştirisinde geçerli olan kavramlarla hedefe konulmasını, sıradan bir karşıtlığın yansıması olarak göremeyiz. Diktatör, tek adam, otoriterlik gibi kavramların sürekli kullanımda olması, Türkiye merkezli bakış açısının kabullenilmediğini gösterir. Fakat bu aşamada asıl dikkat edilmesi gerekli olan husus, bahsettiğimiz dilin muhafazakâr muhalefet tarafından benimsenmesidir.

Faşizmin ayak sesleri, ortak tecrübeyi tehdit eden marjinalin merkeze yürüyüşü, makul ve mantıklı demokrat dünya gibi söylemleri Almanya’nın tehdidinden doğrudan etkilen Sovyetler kadar Yahudi diasporası da benimsemiştir. Çünkü onlar da Almanya’nın tehdidi altındaydı. Frankfurt Okulu’na eleştirel olarak yaklaştığımızda bunu görebiliriz. Onlar da faşizmin sinsi sinsi yükseldiğinden, ayak seslerinin 1930’larda işitilmeye başlandığından bahsetmişlerdir. Frankfurt Okulu kitaplarının doksanlarla birlikte Türkiye’de inanılmaz bir hızla artmasını ve sinema endüstrisinin Alman faşizmine yönelik yoğun eleştirisini önemsemek gerekir. Bu dönemde coğrafyamızın yeniden işgal ve istilaya açılmasının bir önemi yoktu. Bugün için de benzer bir bakış açısının geçerli olduğunu söyleyebiliriz. İşgal ve istila girişimine adı karışan, bu sürece destek veren çevrelerin demokrasinin dostları olarak öne çıkmasını sıradan bir hadise olarak görmemek gerekir.

Fransa ve İngiltere 1930’larda sömürgecilik tarihinin zirvesindeydiler. Buna rağmen Komintern tarafından demokrasinin dostları olarak takdim edildiler. Afrikalılar ya da başka milletler, onların yönetimine karşı çıkmamalıydı. Eksen olma mücadelesi devam ettikçe “demokrasinin dostları” Türkiye’ye müdahale edecektir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

#Hitler
#SSCB
#Fransa
#İngiltere