
Koronavirüsün yol açacağı değişimleri tahmin etmek gerçekten çok zor. Çünkü süreç hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmadığımız için temel dinamikleri belirlemek zorlaşıyor. Hâlbuki bu dinamikler değişimin yönünü belirleyecektir. Elbette sadece salgının harekete geçirdiği dinamikler değişimin yönünü tayin etmeyecek. Daha önceden güçlü bir gelişim göstermiş unsurlar salgının yol açtığı değişimleri belirli bir yöne sevk edebilir. Bu çerçevede devletler ile küresel güçler arasındaki bir mücadeleden bahsetmenin anlamlı olduğu açıktır fakat Türkiye açısından bu kategorilerin yanıltıcı olma ihtimali var. Çünkü Türkiye ne ırkçı bir geleneğe sahiptir ne de emperyalist ilişkilerin üzerinde yükselmiştir. Tam aksine emperyalizmle mücadelenin temel dinamiklerini belirlemiş bir ülkedir.
Emperyalist bir geleneğin üzerinde yükselmiş güç merkezlerinin biriktirdiği sorunlar kendi merkezinde değişimin yönünü belirleyecektir. Yirminci yüz yılın iki büyük savaşında emperyalist geleneği sürdüren ülkeler hâlâ yükseliş dönemlerini yaşıyordu. Bugün ise aynı yükselişten bahsetmek doğru değil. Özellikle Batı Avrupa emperyalist devletleri, değişimin yönünü belirlemek istiyorsa yeni bir emperyalist atılım dönemine girmek durumundadır. Oysa göstergeler bunun mümkün olmadığına işaret ediyor. Milliyetçi ve evrenselci çevrelerin çatışması ihtimal dâhilindedir. Kaba bir benzetmeyle romantiklerle klasikler arasındaki çatışmanın bir benzeri söz konusu olabilir. Bugünkü gelişmeler, birikmiş ya da atıl kalmış sorunları açığa çıkarabilir. Milliyetçi ve emperyalist ilişkiler bağlamında biriken sorunların bizi etkilemesi kaçınılmazdır.
Küresel değişimler bizi doğrudan etkileyecektir fakat biz kendi gerçekliğimizden hareketle bir değişim öngörüsüne sahip olmalıyız. 19. asırda Devlet-i Aliyye’nin yenileşme uğruna büyük çaba sarf ettiği biliniyor. Geçen yüz yılın çatışma ortamında yenileşme çabaları takdir görmedi ama Osmanlı’nın kendi zamanını takip etme konusunda gayret gösterdiğini bugün daha iyi anlıyoruz. Bu gayret değişimin yönünü belirleme isteğinden doğmuştu. Fakat atalarımızın güç yetirememe gibi bir sorunla boğuştuğunu da görmemiz gerekir. Kamuoyunun oluşmaması ve ortaya çıktığı dönemde basınımızın liberal fikirleri benimsemesi, kendi dinamiklerini harekete geçirememiş olmaktan kaynaklanıyordu. Bugün, yabancılaşma olarak tarif ettiğimiz hâl, uzun bir zaman aralığında meydana gelmişti. 19. yüzyıl bizim açımızdan çok sancılı bir dönemdi ve bugünü anlamak için adeta bir laboratuar vazifesi görebilir.
Türkiye özellikle 28 Şubat Süreci’nden çok ağır darbe yiyerek çıktı. Hatırlanacağı gibi o sürecin bir sonucu olarak 2001 iktisadî krizi, millî varlığımızın da tehdit altında olduğunu göstermişti. Basit bir örnek vermek gerekirse koronavirüs salgını sebebiyle yeniden hatırladığımız aşı üretim merkezlerinin o dönemde kapatıldığını biliyoruz. Millî olana düşmanlık gösteren bağımlı unsurların, küresel emperyalizmin açık saldırıları karşısında Türkiye’yi savunmasız bir hâle getirdiği açıktı. Yakın coğrafyamızla birlikte yaklaşık otuz yıldır bu saldırılara göğüs germekteyiz. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ni kabul ettikten sonra yaklaşık yirmi beş yıl boyunca ürettiğimiz direncin kurumsal karşılığını görmeye başladık. Güç yetirememe gibi bir sorunla boğuşmuyoruz ve kendi gerçekliğimizi önemseyen bir kamuoyu oluşmuş durumdadır. Değişimin yönünü tayin etmemiz ancak bu şekilde olabilirdi. Osmanlı’da olduğu gibi değişimleri yakından takip etmek yeterli olmayacaktır. İhtiyaçlara cevap verebilecek kurumlar sürece damga vuracaktır.
Değişimin yönünü belirleyebilmek açısından geleneksel kurumlarda da değişim kaçınılmazdır. Güç merkezlerinin sarsıntı yaşadığını görmemek mümkün değil. Fakat Türkiye’de birçok kişi ve örgütlü yapının, bu güç merkezlerine göre kimlik kazandığını yaşayarak gördük. Geleneksel kurumlarımızın yerlilik ve millîlik merkezli dönüşümü oldukça önemlidir. 15 Temmuz’dan sonra dahi bu yapılar, kendilerini var eden merkezlerden uzaklaşmadı. Klasik ve romantik benzetmesi bu açıdan bizim için de geçerli olabilir.
Türkiye 2000’lerden itibaren bağımlı yapılarla büyük bir mücadeleye girmişti. Kuskusuz bu, onların temsil ettiği emperyal merkezlerle bir mücadeleydi. Her vesile ile bu mücadelenin sabote edilmek istendiğini görüyoruz. Türkiye’nin hiçbir şekilde kendini bağımlı yapılara teslim etmemesi gerekir. Türkiye’nin aklını bulandırmak ve gözlerini kör etmek istediler. Çok şükür başaramadılar.
Bu tecrübeler, geleceğimizi şekillendirecektir.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.