Neden kâfirle mücadeleyi göze alana Türk denir?

04:0024/06/2019, Pazartesi
G: 24/06/2019, Pazartesi
Selçuk Türkyılmaz

Doğu’ya seyahat izlenimlerinin anlatıldığı kitaplar öteden beri ilgimi çeker. Bu ilginin ortaya çıkmasında Edward Said’in etkisini belirtmem gerekir. Doğu seyahatlerinin çok önemli bir kısmı İstanbul üzerinden yapıldığı için Türkiye hakkında bizim kitaplarda bulunmayan bazı tespitlerle karşılaşırız.Bunların bir kısmı oldukça şaşırtıcıdır. Örneğin Alexander William Kinglake’in Doğu Hasreti adlı eserini bu kitaplar arasında sayabiliriz. Yıllar önce okumuştum. Bir cümle unutulmayacak kadar önemliydi.

Doğu’ya seyahat izlenimlerinin anlatıldığı kitaplar öteden beri ilgimi çeker. Bu ilginin ortaya çıkmasında Edward Said’in etkisini belirtmem gerekir. Doğu seyahatlerinin çok önemli bir kısmı İstanbul üzerinden yapıldığı için Türkiye hakkında bizim kitaplarda bulunmayan bazı tespitlerle karşılaşırız.



Bunların bir kısmı oldukça şaşırtıcıdır. Örneğin Alexander William Kinglake’in Doğu Hasreti adlı eserini bu kitaplar arasında sayabiliriz. Yıllar önce okumuştum. Bir cümle unutulmayacak kadar önemliydi. Kinglake, Tuna’yı aşıp Belgrad’a doğru yöneldiğinde Osmanlı ülkesine ayak bastığından bahseder. Sonra Edirne üzerinden Marmara’ya, oradan da İstanbul’a geçer. Deniz yolcuğu esnasında hastalanan seyyah, Kıpçak bozkırlarından gelen kuzey rüzgârlarının hastalanmasına sebep olduğunu söyler. Bu cümlede beni etkileyen Kıpçak bozkırları ifadesiydi.

Kinglake’in Kıpçak bozkırları ifadesi bugün bize oldukça afakî gelecektir. Seyyah kitabını 19. yy.’ın ortalarında yazmış. Aradan çok zaman geçti. Macaristan ovalarından Orta Asya’ya uzanan geniş düzlükler bu adla anılırdı.

Mekânı anlamlı hale getiren izler Kırım’da da fazlasıyla mevcuttu. Mimar Sinan’ın eserleri orada da vardı. Meşhur Mahmudiye Kalyonu bile Kırım ile anılırdı. Sivastopol önünde yatan gemilerden biri de Mahmudiye’ydi. O topraklarda yaşayan insanlarla bağlarımız başka toprakların insanlarıyla olan bağlarımızdan daha fazlaydı. Kaybetmek böyle bir şeydir.

Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Libya vs. için benzer cümleleri kurmalıyız. Kendi kendimizi yabancılaştırmanın bir manası yok. Eğer General Hafter bir asır önce Trablus’a doğru saldırıya geçmiş olsaydı İstanbul ahalisi sokaklara dökülür “Libya bizim canımız feda olsun kanımız” derdi. Daha düne kadar edebiyatımızda bile çok güçlü yeri olan bölgelerden bahsediyoruz. Sosyal farklılaşmadan bahsetmek için epeyce yabancılaşmak gerekir. Halep ve Şam ya da Musul ve Kerkük için sosyolojik farklılık vurgusu son derece problemlidir. Bizim coğrafyada kültürel sınırlar nerede başlar ve nerede biter? Bugün Afrika ile Asya’yı yüzeysel olarak Kızıldeniz ile Akdeniz’i birleştiren Kanal’ı hat olarak kabul edip ayırabiliriz. Fakat daha düne kadar Kanal’ın olmadığını bilmemiz gerekir. Kanal doğal bir sınır değildi. Suriye ve Türkiye’yi kültürel sınırları ile birbirinden ayırmak ve dolayısıyla dört milyona yaklaşan Suriyeliden hareketle sosyal değişimden dem vurmak için de epeyce cesur olmak gerekir. Siyasî sınırlarımızın kültürel sınırlarla örtüştüğünü söylemek mümkün değil. Misak-ı Millî’ye göz ucuyla bakmak bile zihnimizdeki sınırları sorgulamamıza yeter. Daha düne kadar kültürel sınırlarımız Sahra’ya kadar güvenle ulaşmamıza imkân tanıyordu. Şehbenderzade’nin Senusîler kitabında kendini Türkiye ile özdeşleştiren insanlar anlatılır. Bu durumu gönül coğrafyası gibi güzel bir kavramla bile tanımlayamazsınız.

Sosyal farklılaşma veya kültürel sınırlar, yerine göre İstanbul’a sığınan Ruslara bile kapılarını açık tutmayı gerektirir. Bu, o şehrin kozmopolitleşmesi için yeter bir sebep değildir. Halep ve Şam için ise daha sorunlu bir yaklaşımdır. Mühim olan daha fazla Emir Şekip Aslan ve Mustafa Kamil Paşa’nın yetişmesidir. Bu adamların tarlada yetişmeyeceği de muhakkaktır. Küresel rekabet coğrafyamız üzerinde çok büyük bir baskı uyguluyor. Tıpkı I. Dünya Savaşı’na giden süreçte olduğu gibi kaynaklara el koyma yarışı büyük sorunları da beraberinde getiriyor. Büyük güçler yeniden bizim coğrafyamıza gelmiş durumdalar. Bunun büyük bir sorun olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Kabul etmeliyiz çünkü ancak o zaman bu büyük mücadeleyi görmüş olabiliriz. Büyük Oyun ve Şark Meselesi yeniden kapımıza dayandı.

19. ve 20. yy’da Büyük Oyun ve Şark Meselesi kendi insanını yetiştirmişti. Sorunlar büyük olunca bununla baş etmek için mücadele veren insanlar da büyük olmak zorundaydı. Dönemin kendi insanını yetiştirmesi anlamsız bir fikir değildir. Teşkilat-ı Mahsusa’yı büyük yapan baş etmek zorunda kaldığı sorunların büyüklüğüydü. Devrin kendi insanını yetiştirmesi için en önemli şart görmek ve imkân tanımaktır. Eğer görmezseniz yol açamazsınız. Kültürel farklardan bahsederseniz ayrımcılık yapar, ötekileştirirsiniz. Bu, küçülmek ve kendini dar sınırlara hapsetmek anlamına gelir. Teşkilat-ı Mahsusa’da Kafkasyalıların ağırlıkta olduğunu bilirseniz durup biraz daha düşünmek gerektiğini anlarsınız. Emir Şekip Aslan ve Mustafa Kamil Paşa’nın şehirleri değil, vilayetleri birbirine bağladığını bilirseniz kültürel sınırlardan ve sosyal farklılaşmalardan bahsederken daha dikkatli davranırsınız.

Gelişmeleri farklı bir açıdan görüp mücadele etmeyi göze almak gerekir. İsmet Özel’in sözü o zaman anlamlı hâle gelir.

#Alexander William Kinglake
#Doğu Hasreti
#Seyyah
#İsmet Özel