
1990’ların başından itibaren Türk ve İslam coğrafyası için yeni bir dönem başladı. ABD ve birtakım Avrupa ülkesi yakın coğrafyamızın yeniden işgal ve istila edilmesi amacına matuf olarak belirli mevkilere çok yoğun bir şekilde asker çıkardı. İslam coğrafyasında o zamana kadar askerin biraz daha geride kaldığı bir hegemonya sistemi geçerliydi. 1990’ların hemen başından itibaren yeni bir dönem başladı ve askerî işgallerin önü açıldı.
1990’larda başlayan bu yeni dönemde FETÖ benzeri bağımlı yapılara çok büyük önem atfedilmekteydi. Türk ve İslam coğrafyasında ABD askerlerinin öncülüğünde kurulan güvenli bölgelerde bu yapılar aracılığıyla yeni nüfuz alanları oluşturulacaktı. 1990’ların başından itibaren sivil toplum temalı gündemlerin bağımlı yapılara meşru bir zemin oluşturduğunun altını özellikle çizmemiz gerekir. Yeni yapılar eskilerin yerini alacak ve Batı merkezli bir dünya inşa edilecekti.
ABD öncülüğündeki yeni sistemin bir dönem başarıya ulaştığını teslim etmemiz gerekir. Türkiye açısından düşündüğümüzde bu yeni sistemin 28 Şubat’ta zirveye ulaştığını söyleyebiliriz. Türkiye içinde birçok kurumu ele geçirmeyi ve yönlendirmeyi başardıkları için istedikleri her şeyi yapabileceklerine inandılar. Koskoca bir ülkeyi din ve laiklik tartışmaları üzerinden içe kapatmayı başarmışlar, bütün maddî varlıklarına çökmüşlerdi. Türkiye hem coğrafyadan koparılmış hem de ABD’yi coğrafyamıza taşıyacak yapıların önü açılmıştı.
Türk ve İslam coğrafyasının merkezine yerleşmeye başladıklarında ortaya çıkan askerî müdahalelerden biri Çekiç Güç üzerinden yapıldı. Çekiç Güç ile Türkiye’nin güney sınırlarına doğrudan müdahalelerle Irak’tan başlayarak Kafkaslar’a ve Akdeniz’e uzanan bir hatta Türkiye’yi kıskaca alacak bir terör alanı oluşturulacaktı. Rahmetli Erbakan’ın Çekiç Güç’e karşı çok sert konuşmalar yaptığı ve ABD temsilcilerinin de aynı sertlikte cevap verdiği günler hafızalardaki canlılığını hâlâ korumaktadır. Bunlardan birinde ABD’li komutan, Erbakan’ı helikopterden aşağıya atmakla tehdit ettiğinde Amerikacı yapıların keyfe geldiği görülebiliyordu. Bu açıdan 28 Şubat sürecini Türkiye içinde oluşan kısır kamplaşmaların bir sonucu şeklinde değerlendirmek büyük bir hatadır.
1991’den 28 Şubat 1997’ye kadar geçen zamanı coğrafya merkezli olarak düşündüğümüzde Türkiye için çevresel kuşatmanın büyük ölçüde tamamlandığını görürüz. Erbakan’ı helikopterden aşağı atmak isteyen ABD’li askere en büyük destek içeriden verilmiş, FETÖ gibi bağımlı yapıların önü sonsuza kadar açılmıştı. 28 Şubat ile bin yıl arasında kurulan bağı çok daha geniş bir çerçeveden düşünmek gerekir. FETÖ elebaşının rahmetli Erbakan’a “Başaramadınız, gidin” sözünü ABD öncülüğünde başlayan yeni istila dönemi bağlamında ele almak gerekir. 28 Şubat’ta kavga içerideki gruplar arasında değildi. O dönemde Erbakan’ın gitmesini isteyen bütün unsurların bugün birlikte hareket ettiğini görebiliyoruz.
28 Şubat’ta kazanan taraf ABD ve İsrail’di. Görünüşe göre rahmetli Erbakan kaybetmişti ama esasen Türkiye’nin coğrafyadaki etkisi en aza indirgemişti. Nitekim bunun da bir sonucu olarak ABD işgal ve istila alanını genişletmiş, Asya’nın kalbine yerleşmişti. ABD’nin Afganistan’ı işgali ile çok daha karmaşık bir süreç başladı. FETÖ ve PKK gibi birbirinden farklı yapıların ABD hegemonyasında güçlenmesi oldukça önemlidir.
Birçok paravan vardı ve çoğu yapılar bunların arkasına saklanmayı başarıyordu. Bu paravanlar gerçek mücadele başladığında hükmünü yitirecekti. 28 Şubat’ta sahte kahramanlar da ortaya çıktı. Çünkü din ve laiklik, ilericilik ve gericilik gibi yapay tartışma alanları ya da yapay gündemler gerçek kimliklerin ortaya çıkmasını engelleyebiliyordu. 2012’den sonra FETÖ ve PKK arasındaki doğrudan temasları dönemsel gelişmelerle ile izah edemeyiz. Sayın Erdoğan’dan koparak açıkça muhalefet saflarına geçenleri de dönemsel gelişmelerle izah etmek mümkün değildir. Zaten Gezi’de taraflar eteklerindeki taşları dökmeye başladığında siyasal kimlikler de açığa çıkmış oldu. Türkiye antiemperyalist bir mücadelenin içindeydi ve onu durdurmak için aynı anda içeride ve dışarıda harekete geçilmişti.
En azından coğrafyamızda kaybettiklerini söyleyebiliriz. Otuz yıl süren işgal ve istila döneminin asıl kaybedeni kimlerdir, sorusuna farklı cevaplar verilebilir. Fakat ABD ve Batı Avrupa ülkeleri adına hareket eden, onları temsil etme yarışına giren ve hatta bu yarışta birbirini boğazlamaya çalışan yapıların kaybettiği konusunda ortak bir kanaate ulaşabiliriz.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.