Yazarlar Sen öyle san

Sen öyle san

Serdar Tuncer
Serdar Tuncer Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Geç vakitti, hastan vardı. Bir nöbetçi eczane buldun, ilaçları aldın. Yol üstünde açık bir market gördün, oradan da bir karpuz, eve geldin, geç vakitti.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Serdar Tuncer : Sen öyle san
Haber Merkezi 18 Temmuz 2019, Perşembe Yeni Şafak
Sen öyle san yazısının sesli anlatımı ve tüm Serdar Tuncer yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Hayır!

“Sabah gidersin” dediler eczaneye, ilaç sabaha lazımdı çünkü. Duramadın, “niye”sini sen de bilmiyordun, “şimdi gideceğim” dedin. Evden çıkmadan oyun odasına girdin, oğlunla vedalaşmaya. Seni sorardı birazdan, üzülmesini istemedin. Seninle gelmek isteyebilirdi ama sen yalnız gitmek istiyordun, geç vakitti. “Baba nereye” dedi, “ilaç alacağım oğlum” dedin, “sana da bir karpuz alırım hem, sabah yeriz.” O an aklına geldi karpuz, az önce yoktu. Sevindi çocuk.

Telefonundan nöbetçi eczanelere baktın, birisi bayağı yakındı. Güvenemedin uygulamaya, yeniye ayak uydurur gibi yapsan da eski de kalan bir yanın var senin, geçmiyor, geçmesin. Bildiğin en yakın eczaneye doğru sürdün arabayı. Camdan o akşamın nöbetçilerinin listesine baktın, telefonundaki uygulamayla aynıydı. Mahcup oldun durduk yere elin yazılımcı adamlarına. Üç alternatifin vardı, birisini seçtin, niye, sen de bilmiyordun. Vardın, eczane, üstü açık ama o saatte dükkânları kapalı bir AVM’nin içindeydi, bir hayli yürümen gerekti. Güvenlik görevlisiyle selamlaştın, tarif etti adam nazikçe, teşekkür ettin tebessümle. Yürürken iki işçiyle karşılaştın, saat gecenin yarısını geçmişti ama onlar çalışıyordu hâlâ. Kolay gelsin dedin, durdun biraz, iki çift laf ettin, memnun oldu emekçi garipler, yürüdün. Diğer eczanelerden birisine gitseydin görmeyecektin bu iki güzel, ekmek parası derdindeki adamı, laflamayacaktın onlarla, kararına memnun oldun. Her yaptığını Allah rızası için yapacak bir yiğit olamadın ama yaptığı işlerin arasına rızayı tahsile sebep olacak bir şeyler sıkışıverince memnun olan birisi oldun, farkında mısın? Bu seni, olmaya mı götürür olamamaya mı, bunları düşündün yürürken, boş verdin sonra. Dr. Bekir Abi’yle gündüz yaptığın konuşma geldi aklına: Abi demiştin hani, sahalara ne zaman dönüyorsun? Bekir Abi, edebiyat paralamanın, hikmet mırıldanmanın ötesinde yaşanmış, hazmedilmiş bir olgunlukla mukabele etmişti: “Hocam saha da yokmuş biliyor musun, top da, oyuncu da.” Hatırlayınca, güldün dua ettin Bekir Abi’ye, yürüdün uzaktı eczane. Solunda bir kapı gördün, arabayı buraya park etseydim az yürürdüm diye düşündün. Eczaneye gitmek için sabahı bekleseydin Bekir Abi yine aklına gelir ve yine dua eder miydin ona?

Eczanenin kapısından içeri girdin selam vererek. İki genç adam yüzlerinde sana yabancı olamayan o bildik şaşkınlık ve âşina tebessümle mukabele ettiler selamlarına. Soracaklar az sonra, biliyorsun, çaktırmadan bekledin, utandın yine, biliyor musun sen bu işlere hâlâ alışamadın, alışma. Abi dediler siz, yanlış görmüyoruz değil mi, o’sunuz? O benim de ben kimim onu bilmiyorum diyecek oldun vazgeçtin. Buradan bir yol giderdi zira “Who am I”a kadar. Dücane Hoca’yı yâd ettin kalbinde kaşla göz arası. Baş hareketine mahcup bir tebessümü katık edip, onayladın gençleri, evet benim. Tokalaştınız, ilaçlar hazırlanırken iki çift lafın belini kırdınız. Birisinin annesi çok severmiş seni, dervişmiş. “Selam söyleyin annenize” dedin, “bize de dua etsin lütfen.” Dervişe ablanın oğluna sorma ihtiyacı hissettin o an: Peki siz? Biz de arada gidip geliyoruz abi ama tam yapamıyoruz ibadetlerimizi... Bir şeyler söylemen gerekti, o anne, o annenin evladı için ettiği dualardı belki seni kaldırıp bu vakitte bu eczaneye getiren bilemezdin, söyledin. Hiçbirimiz vazifelerimizi tam yapamıyoruz ki kardeşim, muhabbet önemli, kalbinde onlara bir sevgi var mı var, aman dikkat et, o kaybolmasın, günü gelince noksanımızı da tamam eylerler elbet. Güya gençlere sohbet ediyordun ama sana bir şey söyleyeyim, sen eczaneyi sabaha bıraksaydın bu saatte kendine asla bu sohbeti yapmazdın! Sen bu gençlere mi, kendine mi ediyordun sohbeti, o annenin duası mıydı seni buraya getiren, yoksa o anneden alacağın dua mı, hasta bütün bunlar için hastalanmış olmasındı? Fotoğraf çekindiniz, sevinecekti çünkü görünce dervişe abla.

Düşünceli yürüdün aynı yoldan arabana doğru. Yol daha kısa geldi bu defa. İnsan bilmediği bir yere doğru giderken yol uzun geliyor ama bildiği bir yerden dönerken aynı mesafe kısalıyor sanki diye düşündün. Fenâ vü bekâ mevzuunun bu tespitin neresine denk düştüğünü düşündün. Kim sensin bilmem ama sen akıllı değil, bildiğin delisin.

Geç vakitti, karpuzu unutuyordun az kalsın. Yol üstünde ekmek parası kovalayan Elazığlı karpuzcuyla ahbaplık kurmuştun, ona doğru sürdün arabayı. Kapatmıştı kamyonu, tam geçerken gördün gakkoyu ama geçmiş bulundun, nasip dedin. Az ilerde tezgâhı toplayan bir başka karpuzcuya denk geldin ama durmadın. Alasın yoktu sanki, almalıydın, oğluma söz verdim diye düşündün. Zor şeydi evlat yetiştirmek, sanki sen bu gece sözünü tutmasan çocuk büyüyünce elestte verdiği sözü tutmayacaktı. Neyse ki gececi bakkal kapatmamıştı hâlâ, manav reyonuna yaklaştın. En alttaki bir karpuzun üstündeki çizgiler, sapının rengi, yuvarlaklığı, arkasındaki kellik ve vurunca çıkan tok ses; sana: “Ben dişi, tatlı, olgun bir karpuzum abi” dedi, çekip aldın onu. Kasaya yaklaştın, sporcu çocuk hoş geldin abi dedi, güldün hoş bulduk derken. Bu çocuğu ne zaman görsen gülüyorsun sen. İki senedir protein belasına günde iki kilo tavuk yiyormuş kerata sonunda tipi tavuğa benzemiş, bir gaga bir de ibik eksik gerisi kâmilen tamam. İnsan ne ile meşgulse, neyi çok severse ona benzermiş diyen zat geldi aklına, ulan otuz senedir gidip geliyoruz bir tavuk oğlan kadar olamadık deyip hayıflandın yine. “İyi karpuz seçmişsin abi” dedi kasiyer, “Adana mı bunlar dedin havaya girip”, “yok abi Manisa” dedi, bozuldun ama belli etmedin.

Geç vakitti, eve doğru sürdün arabayı. Manisa’daki o adam geldi aklına, teşekkür ettin. İstanbul’a onlarca farklı şehirden karpuz geliyordu, Manisa’da yetişen karpuzlar onlarca farklı şehre gidiyordu, Manisa’da karpuz yetiştiren onlarca farklı insan vardı, Manisa’dan İstanbul’a gelen karpuzlar binlerce farklı noktaya gidiyordu ve sen gecenin bu vakti bu marketten o adamın yetiştirdiği karpuzu alıyordun. Nasip diye bir şey vardı yahu, kader bi acayip şeydi, ateistlerin Allah belasını versindi, nasıl teşekkür etmeyecektin o adama.

Arabanı keyifle ve hızla sürerken, camı açtın; “Ben kazandım, ben yaptım, ben buldum, ben ettim, ben eyledim” diyenlerin topunu birden hayalinde karşına alıp o hareketi çektin, Allah’tan yol kenarında kimse yoktu.

Geç vakitti, hastan vardı, nöbetçi eczaneden ilaçları, marketten karpuzu alıp eve geldin, sen öyle san!

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.