Siyâset,
farklılaşma ve çeşitlilikleri
bir yere kadar taşıyabilir. Bu sınırları
belirler. Eğer herkesin üzerinde ittifak ettiği bir merkez nokta bulunup buna göre aşırı olan görüş ve talepler dışlanabiliyorsa siyâsal bir sistemin var olduğuna ve çalıştığına hükmedebiliriz. II. Genel Savaş sonrasında kurulan; daha evvel
devlet-ulus ve sermâye üçlüsünün evliliğine dayandığını
çeşitli vesilelerle ortaya koyduğumuz konvansiyonel temsili demokrasinin bir üretim(sanayi) toplumu yapılanması olduğunu söyleyebiliriz. 1945-1990 arasında sürdürülebilir demokrasi olarak târif edilen ve kabûl gören bu örüntü, üretim toplumlarının aşınması ve içine doğru çöküşe geçmesiyle birlikte ağır bir kriz yaşamaya başladı. Tuhaf olan, demokratların bu geçişi kavrayamamış olmalarıdır
. Demir Perde’nin çöküşünü, doğrudan sanayi kapitalizminin küresel-sistemik bir krizinin öncü zelzelesi
olarak görmediler. Bir basitçilikle kapitalizmin zaferi olarak geçiştirdiler. Öyle ya, sosyalizm yıkılmış, kapitalizm kazanmıştı. Hâlbuki
bir dünyâ sistemi olarak sanayi kapitalizmi en kırılgan tarafından yırtılmaya başlamıştı.
Bu yırtığın kendisini muzaffer gören Batı’yı da vuracağı belliydi. Demokratlar bu bağı kurmaya zahmet etmediler. Tam aksine, Demir Perde’nin ortadan kalkmasını kapitalizmin ve demokrasinin bir zaferi olarak değerlendirdiler. Onlara göre artık demokrasinin geliştirilmesinin de zamânı gelmişti. Temsilî demokrasinin pratikleri içinde ihmâl edilen, hattâ dışlanan
kültürel kimlikler ve kimlik siyâsetlerini kışkırtarak
işe koyuldular. Kültürel kamusallıklar üzerine sayısız teorik denemeler kaleme alındı. Teorik sandıklardan çıkarılan eski metinler, aşırı yorumlamalara tâbi tutularak yeniden okundu
. Cinsiyet, din ve etniklik üçlüsü
devreye sokularak ileri demokrasinin yeni parametreleri olarak kutlanmaya ve kutsanmaya başladı.