Aslında mesele , yukarıda işâret ettiğimiz üçlü yapıyı biraraya getiren
merkezîleşme eğiliminin çözülmesiyle
alâkalıydı. Devlet-ulus ve sermâyenin aklını hemhizâ kılan
buydu. Bürokrasi bunun devlette,
ağır endüstriyel yapılar ekonomide ve
yeniden bölüşümcü işbölümleri
de ulustaki karşılıklarıydı. İlk olarak sermâye adem-i merkeziyetçi bir eğilim kazandı. Merkezî ekonomik yapılar dağıldı ve emek verimliliğinin yüksek olduğu ucuz pazarlara dağıldı. Uluslar iyot gazı gibi açığa çıktı . Bir boyutuyla bir üretim örgütlenmesi olmaktan çıkıp, ağır borçlanmalar üzerinden tüketime açıldı. B
ir tüketim örüntüsü olarak ulus lümpenleşti.
İkinci boyutuyla
. Hızla kabileleşti; cinsiyet, etnisite ve din temelinde yıpratıcı iç kavgalara sürüklendi. Üçüncü olarak kendisini kurumsallaştıran veri
devletlerden ayrışma eğilimi
kazandı. Tuhaf ve yer yer tiksindirici olan, derin sebeplerle dayalı düşünme geleneklerin kopmuş olan Batı merkezli entelijensiyaların bu süreçleri
özgürleşme, çoğulculuğun tekemmülü, sivil toplumculuğun zaferi
gibi görüp kışkırtması oldu. Derin sebeplere dayalı eleştirel düşüncelerden vazgeçişi sağlayan , 1980-2008 arasında yaşanan
algısı, finansal köpürme üzerinden borçlu tüketicilerle refaha erildiği yanılsamasıydı . Finansal artıkların zaman zaman piyasalardan geri çekilmesi görece bir istikrar sağlıyordu. Sınıf çelişkilerini halletmiş, kolonyalist geçmişini halının altına da olsa süpürmüş, refaha ermiş liberâl bir AB’den daha iyi hangi model olabilirdi ki? Meselâ Türkiye neden bir AB üyesi olarak refaha ermiş Yunanistan gibi olmasındı? Asya’da, Afrika’da, Lâtin Amerika’da olup bitenler bu zevâtın zihninde karatma alanlarıydı. Oraları, yaşadıkları ağır yoksulluklar, sömürüler üzerinden değil,
kültürel-turistik cümbüşleri, safarileri, karnavallarıyla
görüyorlardı. Ulus ve devletleri tasfiye etmeye azmetmiş vakıflardan gelen paralarla her türlü ihtiyaçları görülüyordu.