Şiddet; nereden nereye? (1)

04:002/10/2023, Pazartesi
G: 2/10/2023, Pazartesi
Süleyman Seyfi Öğün

Zihnimde hanidir olan ve yazmaya niyetlendiğim bir konu bu. Zannederim ki şiddet konusu herkesin şu veyâ bu derecede alâkasını çeker. Ama bu yazı en az iki bölümlü olacağa benziyor. Uzun gazete yazılarının fazlaca müşterisi olmadığını biliyorum. Ama yazmasam olmayacaktı. Meraklı, alâkalı bir azınlıkla fikirlerimi paylaşmak istedim. Meşrû müdafaa hâricinde âdemoğlunun hemcinsini öldürmesinin sayısız sâiki olduğunu biliyoruz. Meşrû müdafaaya dayalı cinâyetler, sebebi olan yegâne cinâyet türüdür.



Zihnimde hanidir olan ve yazmaya niyetlendiğim bir konu bu. Zannederim ki şiddet konusu herkesin şu veyâ bu derecede alâkasını çeker. Ama bu yazı en az iki bölümlü olacağa benziyor. Uzun gazete yazılarının fazlaca müşterisi olmadığını biliyorum. Ama yazmasam olmayacaktı. Meraklı, alâkalı bir azınlıkla fikirlerimi paylaşmak istedim.

Meşrû müdafaa
hâricinde âdemoğlunun hemcinsini öldürmesinin sayısız
sâiki
olduğunu biliyoruz. Meşrû müdafaaya dayalı cinâyetler,
sebebi olan
yegâne cinâyet türüdür. Burada
hayatta kalma azim ve kararlılığımız
devreye girer. Bu bir
içgüdüdür
. Bu dâire dışında kalan her cinâyet türü
sebepsiz, lâkin sâiklidir.
Hukûk, sebepli cinâyete anlayış gösterir; bununla da kalmaz ona meşrûiyet atfeder. Meselâ herhangi birisinin, kendisine karşı ölümcül bir tecâvüzde bulunan bir mütecâvizi erken davranıp öldürürse de, mahkemede beraat ettiğini biliyoruz.
Aslında sâdece cinâyet değil, insan eylemelerinin kâhir ekseriyeti sebepli değil, sâiklidir. Bir
sebepten çok, bir şey için
eylemelerde bulunuruz. İnsana,
neden diye değil, niçin diye
sormak lâzım gelir. Kültürel dünyâlarımızda yer alan bir dizi
anlam
-
değer seti
bizim maddî çevremize, eşyâya, diğer canlı varlıklara, nihâyet hemcinslerimize hangi şartlarda nasıl davranacağımızı belirler. Çok defâ da bunlara göre göre davranırız.
Ölümcül neticeleri olsun veyâ olmasın, fizikî veyâ lâfzî olsun, hâsılı tekmil çeşitlemeleriyle
şiddet, kendi sâikleri olan
temel insan eylemelerinden birisidir. Bu eylemenin arkasındaki sâiklerin duygularımızla alâkalı olduğunu biliyoruz. Bir şeyden, birinden nefret etmek, onu yok etmek arzusu vb duygulardır bunlar. Bu sâikler çok derinlerde birleşse de, farklı târihsel çevrelerde farklılaşabilir de…
Zırâî-ticârî yapıla
r üzerine kurulan antik dünyâlarda şiddet,
ikili bir mâhiyet
kazanmıştır. Bir taraftan, müspet olarak,
artığın yeniden üretimi, dolaşımı ve paylaşımını koruyan
-kollayan
meşrû şiddet
desteklenir.
Antik devletler bunun öznesidir.
Diğer bir şiddet çeşidi ise, aynı artığın yeniden üretimi, dolaşımı ve paylaşımını tehdit eden
kâidesiz, kontrol dışı şiddet
menfî görülmüştür. Ezcümle,
medeniyet
, her şekilde
kontrollü, yasal şiddeti desteklemiş;
buna mukâbil
kontrol dışı, keyfî, kâidesiz şiddetle sorunlu
olmuştur.
Dinler ve sâir ahlâk sistemleri,
düzen bozucu fonksiyonları itibârıyla şiddeti men eder. Ben pek aynı kanaatte olmasam da,
Hz. İsâ’
nın, “Bir yanağına vurana diğerini uzat” dediği varsayılır. Öyle demiş veyâ dememiştir bilemem; ama çok sayıda
Hristiyan mistiklerinin
bunu şaşmaz bir ilke görüp hayatlarında tatbik etmeye gayret etmiş olduğunu biliyoruz. Benzer olarak
Budizm
ve
Hinduizm
, Ahimsa prensibinde olduğu gibi
şiddetsiz bir hayâtı erdemlileştiren
dinlerdir. Gelin görün ki, bu her zaman aynı yorumun konusu olmuş değildir.
Kurulan düzenlere isyan edenler
, zirâî-ticârî devletlerin men ettiği
şiddeti kendileri için hak ve helâl
gördüler. Karmatîler, Hâricîler, Haşhaşîler, Babaîler için şiddet vazgeçilmez bir haktı. Hâsılı, dinler de meşrû şiddet, gayrı meşrû şiddet çeşitlemeleri arasında salıncaklanmaktan kurtulamadı. Elbette bu kadarla kalmıyor. Başka misaller de var… İberyalı tüccar, gemici ve askerlerin Lâtin Amerika’da döktükleri kanın haddi hesâbı yoktu. Bunlar koyu Katolik inançlı insanlardı. Ama, Tanrı yarattı demeden yerli kanı dökerken, efendileri olan İsa’nın sözü akıllarına bir lâhza olsun gelmemişti.. Koyu Püritan inançlara sâhip Amerikalıların, Kızılderilileri soy kırıma uğratırken akıllarına efendilerini getirmediklerini biliyoruz. Çiçekleri, böcekleri bile düşünen Budistlerin Myanmar’daki Müslümanlara neler yaptığını unutmadık. Tabiî ki en kötüsü, aynı dinin mensuplarının birbirlerine yaptıklarıydı.
Katoliklerin Ortodokslara ve Protestanlara, Ortodoksların Ariusçulara
ne kadar zulmettiğini biliyoruz. Avrupa târihinde on seneler boyu devâm eden ve kıt’anın nüfusunun yarı yarıya azaltan savaşları biliyoruz. (Bunun kalıntısı Kuzey İrlanda’da
Protestan Ulstercilerle, Katolik IRA’cılar
arasında bugün bile devâm eder. Bizde ise
Şii-Sünnî savaşlarından
geçilmediği herkesin mâlûmudur.. Yahudiler arasında
Ortodoks Yahudiler ile Siyonistlerin
kendi aralarında nasıl kanlı bıçaklı olduklarını da biliriz.
Modernlik
her şeyi olduğu gibi
şiddet ve onu tetikleyen sâikleri disiplin altına almıştır.
Modern hukûkun kurucu ilkesinin iyi niyet (bona fide) olduğu anlatılır. Bu bir yanılsamadır. Sanayileşmeye dayanan modern üretim toplumunda, her ne kadar aksini yazan, müdafaa eden düşünürler çıkmış olsa da
kurucu teopolitik ilke Hobbesçudur.
Varsayım olarak insanın kötülüğünü (Homo Homini Lupus) esas almıştır. Bunu yine de anlıyorum. Zirâi yapıları çözen
, her şeyini kaybetmiş, her an birer suç makinesine dönüşebilecek olan milyonlarca insanı
şehirlere yığmış olan bir sistemin başka şansı da yoktu. (Merhum Fethi Nâci, “Bizde niye polisiye roman yok?” diye sorar dururdu. O devirlerde nüfûsunun kısm-ı azâmı köylerde, kasabalarda yaşayan Türkiye’de roman yazabilmek başlıbaşına bir meseleyken, polisiye roman yazabilmek bilhassa zordu herhâlde). Takdir edelim ki, bu
kitleleri medenîleştirmek, yâni eğiterek ve korkutarak
tornadan geçirmek kolay iş değildir. Ama esas başarı(!) bu kitlelerin kâhir ekseriyetini, yedek işgücünü bir
Damokles Kılıcı
gibi kullanıp sanayi üretiminin dişlileri arasında terbiye edilmesiydi. (Weber’in Demir Kafes dediği bir çevrelemeydi bu. Nietzsche, Freud, Dostoyevski, Kafka gibiler de farkındaydılar gidişâtın. Ama Belle Epoque esrikliği, onların fikirlerinin lâyıkı veçhile anlaşılmasına ve tesir kazanmasına mâni oldu). Eğitimin, bu sürecin tamamlayıcı bir unsuru olduğunu düşünürüm.
Foucault’nun ister Cizvit, ister Püritan temelli çekirdek âile yapısı üzerinden okul, fabrika, polis, ordu, klinikler ve hapishaneler
arasında kurmuş olduğu zincirleme etkileşim, abartı paylarını atarsak hiç de yabana atılır bir değerlendirme değildir. Modernleşme, yine kapitalizmin gereği olarak hayâtı rasyonelleştirirken medeniyet kavramını da en ileri seviyede nesnelleştiriyordu. Medenî makbûl insan; normlarla barışık, vergisini veren, askerlik hizmetini yapan, okuyan, meslek sâhibi olarak toplumsal fayda üreten, evlenip çekirdek âile kuran, üreyerek işgücünü destekleyen kuzulaşmış bir varlıktı. Bâzıları bunu hadımlaşma olarak da değerlendirir. Norbert Elias’da bu ikisi neredeyse örtüşür.

Devam edeceğim.

#Şiddet
#Toplum
#Ahlak
#Süleyman Seyfi Öğün