Târihi, varlığın birliği temelinde her nev’i kozmik sağlamanın dışında fetişleştiren,
mühendislik, felsefe, edebiyat ve siyâseti harmanlayan bir nev’i burjuva aklıydı.
İkinci Savaş sonrasında duvara tosladılar. Sartre gibi bir iki çırpınmanın ardından
tüketim ile eşlenen derin bir uyuşukluğa
gömüldüler. Buna
derinden işleyen bir homofobi
eşlik etti. (Orta sınıfların homofobi karşıtlığını ciddiye almamak ve bir yansıtma tecrübesi olduğunu dikkâte almak gerekiyor). Beşeriyet onların istediği gibi hareket etmeyip, işler istedikleri gibi gitmeyince homofobi derinleşti. Neticede
zihinlerinde hayâtı insansızlaştırdılar.
Bu mağlûbiyette çok tesirli olan bir diğer duygu ise, püritan temelde toplumsallaştırılmalarının bedeli olan çok katmanlı bir
olduğunu düşünüyorum. Bu da, onları otoriteye ve kurumsal dünyâya karşı derin bir nefrete sürükledi. Karşıt Kültür hareketlerine savrulmaları, Madam Blavatski’ler, Gurdcieff’ler, Bailey’ler, Osho’lar, sayısız teozofi, astroloji ve yoga dernekleri, politeist, panteist, panenteist, mistik çeşitlemeleriyle onca guru boşuna zuhûr etmedi. Bu hareketlerin temelinde bir burjuva mağlûbiyetin, kaçışın izlerini görürüm. Artık burjuva incelmişliğin ölçüsünü
Ferrari satmakla eş değerlileşen bir bilgelik
aldı. Burjuvaların hâlâ görece toplumsal ve târihsel bağlarını devâm ettiren kesimi mesâilerini, târihten itinâ ile damıttıkları, kendilerini dâva vekili yaptıkları
kültürel ajitasyonlarla, provokasyonlarla
geçiriyorlar. Ama daha büyük bir kesim kelimenin tam mânasıyla kaçakları oynuyor. Bu kaçış tüketimin içinden geliyor ve
gastromonik-turistik-rustik
duraklardan geçip inzivâyla neticeleniyor. Bir zamanlar tekmil insanlık için arzu ettikleri aydınlanmayı artık kendi bireysel ruhsal kurtuluşları için istiyorlar. Haklarını yemeyelim; kültürel ajitasyon işine siyâsal düzlemde dâhil olmayan, ama hâlâ adanmışlık duygularını koruyanlar ise kendilerine insansız dâvâlar icât ediyorlar.