Şükrü Hanioğlu’nun “vedası” üzerine

04:003/12/2018, Monday
G: 3/12/2018, Monday
Zekeriya Kurşun

Şükrü Hanioğlu Hoca 25 Kasım Pazar günü yazdığı 768 kelimelik köşe yazısında “Dünya bizi parçalamak için mi savaştı?” sorusuna cevap arıyordu. Şükrü Hoca’nın yazısında verdiği örneklere ve kimi analizlerine katılmakla birlikte, yazıda başlık olarak kullandığı yukarıdaki sorusu ve tabii olarak vardığı sonucu çelişkili bulmuştum. Hafta içinde çeşitli tarihçiler ile de konuyu tartıştık. Kimi hocayı bütünüyle, kimi de kısmen haklı buldu. Bununla kalmadık, yazının hangi halet-i ruhiye ile yazıldığını

Şükrü Hanioğlu Hoca 25 Kasım Pazar günü yazdığı 768 kelimelik köşe yazısında “Dünya bizi parçalamak için mi savaştı?” sorusuna cevap arıyordu. Şükrü Hoca’nın yazısında verdiği örneklere ve kimi analizlerine katılmakla birlikte, yazıda başlık olarak kullandığı yukarıdaki sorusu ve tabii olarak vardığı sonucu çelişkili bulmuştum. Hafta içinde çeşitli tarihçiler ile de konuyu tartıştık. Kimi hocayı bütünüyle, kimi de kısmen haklı buldu. Bununla kalmadık, yazının hangi halet-i ruhiye ile yazıldığını da gündemimize alarak, acaba başka bir mesaj mı içeriyor, diye sorguladık.



Niyetim bu hafta o yazıda kullanılan örnekler üzerinden farklı bir analiz yapmaktı. Fakat hoca sürpriz yaptı ve 2 Aralık’ta kısa ama oldukça anlam yüklü bir “veda” ile yazmayı bıraktı.

ŞÜKRÜ HOCA’NIN SİTEMİ

Hoca, önce 429 hafta süren yazı serüveninde, “gelişmeleri, mekanik sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde açıklamak yerine çok katmanlı bağlamlarda ve tarihî arka planlar yardımıyla değerlendiren” ve gelişmelerdeki “yapısal nedenleri tartışmayı” amaçladığını belirten metodik bir değerlendirme yapıyor.

Ardından şu ifadeleriyle, ironik bir sitemde bulunarak veda ediyor:

“Tahlillerin yerini 280 vuruşluk sanihâtın (düşünmeden, akla ilk anda gelenlerin) aldığı, ortalama nesir cümlesinin beş kelimeden oluştuğu, kişilerin “ne yazdığı”na değil “nerede yazdığı”na bakılarak değerlendirildiği bir toplumda bu nitelikte yazıları okuma ve görüşlerini iletme zahmetinde bulunan değerli okuyuculara müteşekkirim.”

Asıl ben ve benim gibi okuyucular size müteşekkiriz değerli hocam. Her ne kadar zaman zaman sınır uçlarımıza basan yazılarınız olsa da, akademik çalışmalarınız ile pek çok tarihçi, siyaset bilimci ve genç akademisyenlere örnek oldunuz. Tıpkı dediğiniz gibi, özellikle sözün, söylemeyenin ve düşünmeyenin “tasarrufuna” bırakıldığı; kullandığınız “kavramların ve otokontrolünüzün” bile sathi ve yanlı değerlendirmeye tabi tutulduğu devirde, –hepsine katılmasam da- zihin açıcı çözümlemeleriniz bize pek çok katkılar sundu.

MÜSTERİH OL ŞÜKRÜ HOCAM!

Şükrü hoca ile benim yolum yıllar önce, daha yüksek lisans yapmaya başladığımda kesişmişti. Arap dünyası üzerinde bir tez yazmayı tasarlıyordum. Yazılarını ve eserlerini takip ettiğim merhum Tarık Zafer Tunaya hocaya müracaat etmiş, onu Gümüşsuyu’ndaki evinde ziyaret etmiştim. Şükrü Hoca’nın da hocası olan Tunaya’nın “Türkiye’de Siyasal Partiler” isimli eseri benim başlıca motivasyonumdu. O görüşmede hoca, emekli olduğu için tezimi üstlenemeyeceğini ama yeni doçent olmuş olan öğrencisi Şükrü Bey’in bana danışman olarak yardımcı olabileceğini söyledi. Ayrıca Şükrü Bey’i de bilgilendirdi. Şükrü Hoca ile hızlı bir başlangıç yaptık. Maksadım, II. Meşrutiyet yıllarında Arapların siyasal yapılanmaları ve örgütlenmeleri üzerine çalışmaktı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde buluştuğumuz Şükrü Hoca, Hakkı Tarık Us Kütüphanesi’nde bu konuya yardımcı olacak bir dosya bulunduğunu ve birlikte o dosyaya bakmamızı teklif edince hemen, o tarihlerde çalışma şartları oldukça zor ama bugün artık olmayan o efsane kütüphaneye gittik. Hoca sayesinde, daha sonra yaptığım tezde kullandığım, hatta yıllar sonra öğrencilerimin de üzerinde çalıştığı bir materyali keşfettim: Arapların II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’da çıkardıkları Arapça gazeteler.

Tıpkı hocanın bir hafta önce yazdığı yazının hangi sonucu doğuracağını bilmediğimiz gibi, biz de o tarihte, bir hafta sonra bir sürpriz ile karşılaştık. Hoca telefonda, ABD’den davet aldığını ve Princeton’a gideceğini, dolayısıyla çalışmayı birlikte yapamayacağımızı bildirdi.

Tam da böyle oldu. Hoca ABD’ye gitti ama ben konudan kopmadım. Arapların siyasal örgütlenmelerini, cemiyetlerini anlatan ve “Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri (1992)” başlığı ile kitap olarak yayımlanan tezimi Prof. Dr. Cevdet Küçük danışmanlığında tamamladım.

Şükrü Hoca, sadece çalışmalarımın başında yaptığı ve benim unutmadığım bu katkı ile kalmadı. Yazları İstanbul’da ve özellikle o zaman Başbakanlık Osmanlı Arşivi dediğimiz, şimdiki Devlet Arşivleri’ndeki buluşmamalarımızdaki akademik sohbetlerde ufkumun açılmasına da katkı verdi. İletişimin zayıf olduğu o dönemde bana ve arkadaşlarıma hep alan ile ilgili dünyada yapılan yenilikleri aktardı. Vedadan önceki yazısında, şimdilerde gündemde olan bazı olayları ele aldığım “Vehhabi Hareketi ve Suud Devleti’nin Doğuşu (TTK, Ankara 1998)” isimli kitabımın ilk müsveddesini de yine Şükrü Hoca okudu.

Hoca’nın Abdullah Cevdet, Enver Paşa, İttihatçılar, Jöntürkler üzerine yaptığı çalışmaları bana olduğu gibi daha sonra bu alana ilgi duyan bir çok genç tarihçiye de rehber oldu.

Tarihçi kâhin değildir. Hele falcı hiç değildir. Tarihçi, bulduğu belgeleri titizlikle ele alır, inceler ve karanlıkta kalmış olayları gün ışığına çıkarır. Bugün güneşin altında cereyan eden hadiseler, bakan her göze farklı göründüğü gibi karanlıkta kalmış olaylar da tarihçilerde aynı etkiyi yapar. Aynı yere bakanların farklı şeyleri görmeleri veya algılamaları olayın kendisinden değil, farklı gözlerin zengin ya da fakir bakışlarından kaynaklanır. Bu gözlem, usulüne uygun olursa tarihçilik; gördüklerini, görmeyenleri aldatmak için kullanılırsa hurafecilik olur. Tarihçi geçmişi aydınlatıp geleceği kurgular; hurafeci ise onun yaktığı ışığı söndürüp geçmişi karartır ve geleceği rehin alır.

Hülasa, hurafecilerin bağlarının çözüldüğü günümüzde, Şükrü Hoca iyi bir tarihçidir.

#​Şükrü Hanioğlu