
Halkının yüzde 99''unun Müslüman olduğu bir ülkede, genç nesiller Kur''an ve Peygamber''den, sadece anne babasından duydukları ile bilgileniyordu. Bu dersleri ehil hocaların vermesi de dersler kadar önemlidir.
Yeni eğitim sistemi, alt yapısının tam olarak hazır olmaması nedeniyle, birçok tartışmayı beraberinde getirdi. Öyle görülüyor ki; 4+4+4 sisteminde taşların yerine oturması biraz zaman alacak. Ancak yeni sistemde, tartışmaların gölgesinde kalması nedeniyle çok ön plana çıkmayan, ülkemizin geleceği adına da son derece önemli olan bir konu var: Seçmeli siyer ve Kur''an-ı Kerim dersleri. Kanaatime göre, yeni eğitim sisteminin en kazançlı yönü, ortaokul ve liselere seçmeli olarak konulan bu dersler oldu.
Önceki, 8 yıllık kesintisiz eğitim anlayışını barındıran sistemde, öğrencilerin örgün eğitim kurumlarında dini eğitim alabilecekleri zannedilen tek ders haftada 1 saat olarak verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi idi. Bu, adı, Din Kültürü olarak verilip, dersin konulma amacının ismine ''kültür'' olarak yansıdığı derslerde, dini anlamda bir eğitim verebilmek imkânsızdı. Dini ilimler, başlı başına bir eğitim sahası idi ve haftalık 1 saat olarak konulan Din Kültürü dersinin müfredatı bu eğitimi verebilmekten oldukça uzaktı.
Bu durum, halkının yüzde 99''unun Müslüman olduğu bir ülkede, Kur''an ve Peygamber''den, sadece anne babasından duydukları ile haberdar olabilen bir neslin yetişmesine neden oluyordu. Gençliğimiz, hayatının her bir karesinin sonraki nesiller için model olduğu bir Peygamber''in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatından ve bütün kitapların kaynağı olan bir Kitab''ın bereketinden mahrum olarak yetişiyordu.
Bu durum da, özellikle gençlik döneminde, kendisi için bir rol model arayışında olan insanımızın, milli, ananevi ve içtimai terbiyesi açısından hiç faydası olmayan tam tersi, zararı olan kimseleri kendine örnek olarak almasına kapı aralıyordu. Neticede de, herhangi bir amaç ve mefkureden yoksun, gününü gün etmekle meşgul, gençlik hevesatının peşinde koşması neticesinde başı dertten kurtulmayan bir neslin yetişme tehlikesi ortaya çıkıyordu.
İslam''a göre, 124 veya muhtelif rivayetlere göre 224 bin peygamber yeryüzünü şereflendirmiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu ve bütün âlemlere gönderileni ise Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)''dir. O''nun gökte uçan bir melek veya olağanüstü güçleri olan farklı bir varlık olarak değil de; yiyen içen, beşeri istek ve ihtiyaçları olan bir insan olarak gönderilmesi, özellikle geldiği dönemdeki inkârcılar tarafından sık sık sorgulanmıştır. O''na farklı bahanelerle inanmak istemeyenler, mazeret olarak, kendileri gibi bir insan olmasını ön plana sürmüşlerdir. Bu konuya cevabı ise, O''nu insan olarak gönderen Zat vermiştir: ''Zaten kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şey, hep: ''Allah bir insanı mı elçi gönderdi?'' demeleridir. De ki: ''Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı elbette onlara gökten bir meleği gönderirdik.'' (İsra 17/94-95).
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)''in insan olarak gönderilmesinin en büyük hikmeti, hayatının hayatlara tatbik edilebilmesidir. O''nun geliş gayesinin, insanlığa dünya ve ahiret mutluluğunu kazandırmak olduğunu da göz önüne aldığımızda, buradan çıkan sonuç; onun çocukluğu, gençliği, orta yaş dönemi v.b. bütün hayat karelerinin örnek alınması gerektiği gerçeğidir. Nitekim kendisinde ruhbanlığın olmadığı İslam''ın bir hayat dini olması gerçeği de bu noktada gizlidir. Yani, insanüstü bir kaynaktan gelen din, beşerin aklı ve vicdanına Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) vesilesiyle hitap etmekte. Dinde, önemli olanın bilmek kadar yaşamak olduğunu da nazara alırsak, Hz. Peygamber''in hayatını bilmenin ve gençliğe öğretmenin önemi daha bariz ortaya çıkmış olur.
İşte, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersinde bu imkânın olmaması nedeniyle, okul dönemi nesli yıllarca bu nimetten mahrum bırakıldı. Şimdi orta öğretim ve liselere seçmeli olarak konan siyer dersleriyle yılların açığını kapatma imkânı doğmuş oldu.
Ülkemiz, ilahiyat ilminin alanına giren konularda herkesin rahatça konuşabildiği bir memleket. Tabii, kimsenin konuşma hakkı sınırlanamaz ancak bu konuşmalar hüküm verme ifrat noktasına sürüklendiğinde dine zarar verebiliyor. Dini ilimleri, özellikle gençlere öğretilirken, dersi onların seviyesine uygun verebilmek çok önemli. Aksi bir durumda, yani bu dersleri ehliyet ve liyakatsiz kimselerin vermeleri söz konusu olduğunda, yeni yetişen nesilde dine karşı kırıl(a)maz bir önyargının oluşma ihtimali söz konusu olabilir. Ayrıca bu durum, çıkacak muhtemel sıkıntılar nedeniyle, veli, öğrenci ve okul idarelerinde sıkıntıya yol açıp, kamuoyunda bu derslere karşı menfi bir bakış açısının oluşmasına neden olabilir.
Şu an mevcut duruma baktığımızda, bu kadar dersi verecek, yeterli sayıda öğretmenin olmadığı görülüyor. Dolayısıyla, özellikle 2012-2013 eğitim sezonunda seçmeli din derslerinin ehemmiyeti daha bir önem arz ediyor.
Bundan dolayı hükümet, yeni eğitim sistemi tam anlamıyla rayına oturana kadar, seçmeli din derslerinin öğretilmesi noktasında, özellikle ilahiyat fakültesi mezunu, liyakatli Diyanet İşleri Başkanlığı mensuplarından istifade edebilir. Ders ücretli çalışan, kalıcı ve sürekli olmayan öğretmenler problemi tam anlamıyla çözmez ancak geçiş süreci açısından da farklı bir alternatifin olmadığı göze çarpıyor.






