Hayat Dini jeopolitik açıdan Ayasofya Camii

Dini jeopolitik açıdan Ayasofya Camii

Bir toplum için ortak tarih, kültür, sembol, görüş ve ritüeller etrafında birleşebilmek o toplumu güçlü kılan en önemli husustur. Dini jeopolitik olarak toplumun edindiği dini ve milli kimlik sembolleri o toplumda bir bütünlüğe ve sürekliliğe sebebiyet verir. Elbette büyük toplumların hepsinde farklı etnik ve dini kimlikler olabilir ancak Türk toplumu için Ayasofya “ortak kimlik”, “seçilmiş zafer”, “egemenlik hakkı” “ecdada saygı”, “tarihle barışma”, “devletin halkıyla aynı hissiyatı paylaşması” gibi pek çok üst değerlere işaret etmektedir.

Haber Merkezi Yeni Şafak
Ayasofya
Ayasofya

PROF. DR. ÖZCAN GÜNGÖR/ ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ

Jeopolitik, devletlerin sınırları içerisindeki ve uluslararası sahadaki politik davranışlarını, coğrafi değişkenler aracılığıyla anlamak, açıklamak ve geleceği tahmin etmek üzerine kurulu bir disiplindir. Coğrafi konumu temel alarak, politik güce ve güç dağılımına odaklanmaktadır. Bu yönüyle jeopolitik; coğrafya, din ve politika sacayakları üzerinde kurulan ve bunların etkileşiminden meydana gelen ürünler bütünüdür. Kültür ve medeniyet gibi kavramlar jeopolitiğin soyut tarafını ele alırken, coğrafya somut unsurlar kısmında yer alır. Dinî Jeopolitik kavramını ise; “bir devletin bulunduğu bölgede ya da küresel ölçekte dinî yapıları, ideolojileri, oluşturdukları ağları ve grupları analiz ederek, onlar üzerinde çalışarak çatışmaları çözme, tehditleri önleme veya bunlar aracılığıyla kültürel, siyasal ve ekonomik iş birliği geliştirerek konjonktür oluşturmanın tasarım ve inşası olarak” tarif etmek mümkündür. Ayasofya’nın hikayesi tam manasıyla hem Hristiyanlar için “seçilmiş travma” eşliğinde dinimsi bir anlatı hem de Türkler nezdinde “seçilmiş zafer” olarak sembolleşen tarihe dönük strateji ve beklentilerin sembolik kutsal değeri olma özelliği taşıyan dini jeopolitik bir durumdur. Bu yönüyle Ayasofya’ya ilişkin alınan karar ne tek başına dini ne tek başına siyasi ne de tek başına ekonomik veya kültürel bir karardır. Aslında, bunların hepsidir, dense yeridir.

FETHİ TAMAMLAYICI NOKTA

Dini jeopolitikte bir mekân, sadece coğrafi olduğu için kutsal değildir, bu tür mekanlar kutsallık ve hikâyeler atfedilen, derin bir kültürel kimliğe sahip olduğundan ve bireysel kültür üzere inşa edildiğinden kutsaldır. Öyle olunca toprak, sadece coğrafik bir tanım değil; uğrunda binlerce kişinin öldüğü ve bu uğurda ve daha binlerce insanın öleceği ve bu insanları bir sebebe bağlayan bir aracı olarak kabul edilmektedir. Sosyolojik olarak da mekânın insana üflediği ruh, insanda bir hal değişikliğine sebebiyet vermektedir. İstanbul; tarihi boyunca ticaret, kültür ve inanç alanında çok yönlü etkileşimlerin olduğu ve bunun sonucu olarak da dünya tarihini etkileyen büyük değişimlerin jeopolitiğini ifade eden bir şehirdir. Türkler için aynı önemin ete kemiğe bürünmüş sembolik hali ise Ayasofya’dır. Ayasofya, cami olduktan sonra fetih tamamlanmış, Fatih fethini taçlandırmış, toprak parçası mülk olmuş ve Bizans kralının mirası Fatih’e kalmış, Bizans’ın ruhu da tarihe gömülmüştür. Tam da bu yüzden; Nazım:

“Hak yerine getirdi en büyük niyazını,

Kıldı Ayasofya’da ikindi namazını!

İşte o günden beri Türkün malı İstanbul,

Başkasının olursa, yıkılmalı İstanbul!” derken Karakoç “Ayasofya bir sebep değil sonuçtur. Müslümanların gücünü temsil eder” demiştir.

İnsanların tarih boyunca kutsal bildikleri değerler hususunda pek çok zorluğa katlanmaya gönüllü oldukları bilinmektedir. Bilindiği gibi coğrafya ve onun üstündeki manevi hatıralara konu olan kutsallık, üzerinde yaşayan insanların yüzyıllardır zihinlerinde oluşturdukları sembollerin bütünüdür. Dini jeopolitiğin bu müşahhas kutsal mekanı Ayasofya Camii, müzeye çevrildiğinde tam 481 yıllık bir cami idi. Fâtih Sultan Mehmed Han ve sonraki tüm padişahların, şeyhülislâmların, sadrazamların, komutanların alnı o camide secdeye varmıştı. Kimi çevrelerde geçmişi geleceğe gömmek arzusu olsa da bunun toplum nezdinde başarılma imkanı yoktu, çünkü geçmiş; zamana, mekana, bilince sinen bir duygu ve kimlik olarak orada duruyordu.

TAM EGEMENLİĞİN İLANI

Danıştay’ın bu kararı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığı; milletimizin milli ve manevi değerlerine rağmen oluşturulmaya çalışan suni bir tarih anlayışına karşı verilen mücadeleyle ülkemizin aktör ve egemen bir devlet olma hüviyetini Türk milleti adına bütün dünyaya ilan etmiştir. Bu bir fetih değil, Kemalizm’le hesaplaşma hiç değildir. Bu, ancak manevi bir aidiyet, geçmiş ile günümüz arasında kurulan şanlı birliktelik, taşınan değer olarak kimlik, hissiyat olarak egemenlik, duygudaşlık olarak toplumuyla birleşme ve ben-idrakinin mütemmim cüzi olarak dünyaya ilanıdır. Bu karar sadece siyasi veya dini ihtiyaç olarak alınmış bir karar değildir. Dini jeopolitik açısından Ayasofya birbiriyle çekişme halindeki ulusal ve uluslararası tarih anlatılarındaki köklü rekabetlere konu olmuş bir yapıdır. Ayasofya bir mabet ve bir yapı olmaktan daha çok; sembolik anlamları haiz, sahip olmanın göstergesi, tarihle makası kaldırarak bütünleşmesi, olgunlaşmış egemenlik gücünün ilanı ve tarihe yön verme kararlılığının ifadesi, şeklinde anlamlar taşımaktadır. Türk toplumu, derin bir öz bilinçle başından itibaren; tarihi, dini, geleneği ve millet bütünlüğüyle uygun görmediği uygulamalar karşısında sabır ve firasetle beklemeyi bilmiştir. Millet ile devlet arasına sokulmaya çalışılan kıymıklar, Ayasofya ile milletin tarihi benliğine batırılmaya çalışılmış bir parçaydı. Bunlar bir bir temizlenerek millet-devlet bütünlüğü doğal bir derinliğe ve coşkun bir sele dönüşmektedir. Bu durum neticesinde tüm dünya, hem Türklerin tarihe dönüşüne şahitlik ediyor hem de millet, milli ve manevi açıdan rahatlıyor.

“SEÇİLMİŞ ZAFER” OLARAK AYASOFYA

Bir toplum için ortak tarih, kültür, sembol, görüş ve ritüeller etrafında birleşebilmek o toplumu güçlü kılan en önemli husustur. Dini jeopolitik olarak toplumun edindiği dini ve milli kimlik sembolleri o toplumda bir bütünlüğe ve sürekliliğe sebebiyet verir. Elbette büyük toplumların hepsinde farklı etnik ve dini kimlikler olabilir ancak Türk toplumu için Ayasofya “ortak kimlik”, “seçilmiş zafer”, “egemenlik hakkı” “ecdada saygı”, “tarihle barışma”, “devletin halkıyla aynı hissiyatı paylaşması” gibi pek çok üst değerlere işaret etmektedir. Elbette bu duyguların her bir bireyde eşit oranda temsil edilmediği malumdur ve bu çağda bundan daha normal bir şey de olamaz. Ancak baskın olan kimlik ve arzunun Türkiye’de Ayasofya’nın cami olması yönünde resmi ve egemen hale gelmesi de artık kaçınılmaz bir vuslatın son aşaması olmuştur. Ayasofya camiinin yeniden açılması Türk tarihinin kimliğinde bir arayış değil aradaki tarihsel hafıza ve sürekliliği devam ettirerek yürümek demektir.

Türkiye, içinde bulunduğu dini jeopolitiği yeniden kurgulama ve şahsiyetli bir politikayla daha kucaklayıcı bir siyaset dili üretmek üzere Ayasofya’yı cami olarak yeniden açmıştır. Çünkü dini anlamda Türkiye’de 180 bin 854 Hristiyan ve yaklaşık 20 bin Yahudi için toplamda 435 kilise, sinagog ve havra bulunuyor. Buna göre, Türkiye’de her 461 gayrimüslim için 1 ibadethane mevcut olmasına rağmen; Avrupa ve ABD’de ise yaklaşık 2 bin Müslüman’a bir cami düşmektedir. Bu karar, farklı dini kimlikteki bireylerin özgürlük hakkıyla ilgili olmadığı gibi bu kararla amaç bütün Müslümanların izzet, hak ve tarihi sorumluluklarını da Müslümanlara yeniden hatırlatarak dünyaya bir mesaj vermektedir. Bu mesaj; her türlü özgürlük ve egemenlik hakkını hiçe sayan hem Müslüman dünyasındaki kimi kukla liderlere, hem de Müslümanların insan hakkı, izzeti, onuru ve kendi iradesini görmezden gelen dünyanın geri kalan liderlerine verilen bir mesajdır. Bu karar, ülkede sadece muhafazakar ve milliyetçi kuşakları değil bütün bir gençliği olayın çetrefilli ve egemenlik temelli duygu dünyasının içine çekmiştir. Bu her devletin kendi halkı için arzu ettiği değer temelli kimlik inşası için oldukça önemlidir.

Ülkenin kolektif bilinçaltının Ayasofya’yı “seçilmiş zafer” olarak kodladığı gerçeği unutulmamalıdır. Postacı bir dostuma “Apartmanlara nasıl girip çıkıyorsunuz?” dediğimde “Zor olmuyor, çünkü birçoğunun şifresi 1453!” demişti. Bu toplumsal olarak kültürel belleğin en derininde yer eden “seçilmiş bir zafer”e işaret eden bir durumdur. Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e, Peyami Safa’dan Sezai Karakoç’a, Osman Yüksel Serdengeçti’den Nurettin Topçu’ya kadar bu milletin tüm kesimlerinin Ayasofya’yı bir egemenlik sembolü cami olarak gördüğünü ve yapılan bütün anket çalışmalarında da bu durumun net bir şekilde ortaya çıktığını belirtmek gerekmektedir. Ayrıca siyasi liderlerin açık desteği veya sessizliği de halkın bu hissiyatıyla örtüşen bir durum olmuştur.

OLGUNLAŞAN SEBEPLER

Doğrusu Ayasofya’yı müzeye çeviren irade olarak M. Kemal’in arzusunun da tam olarak ne olduğu tartışmalıdır. Zira bizzat kendileri müze kararından iki yıl sonra 19 Kasım 1936’da tapu kayıtlarına “Ayasofya Kebir Camii Şerif” işlemesine imkan vermiştir. Dönemin siyasi şartları düşünüldüğünde bunun tek başına alınabilecek bir karar olmadığı ortadadır. Özellikle Türklerin bu coğrafyada güçsüz olarak nitelendirildiği bütün zamanlarda Ayasofya üzerinden N. York, Paris, Roma, Moskova, Atina ve Londra’da özel dualar edildiği ve hükümetlerine baskılar yapıldığı bilinen tarihi bir gerçektir. Bu, devlet aklının o dönem için bulduğu stratejik bir çözümdür; ileride şartlar değiştiğinde ve güç dengesi lehimize döndüğünde bu kararın güncellenmesi için açık bir kapı bırakılmıştır. Bu yüzden kolektif bilinçaltında cami olarak Ayasofya çok ciddi rağbet görmüştür. Bazı kimselerin iyi veya art niyetli sızlanmaları dışında toplumsal olarak bütün siyasal renklerin desteği de bu bilinçaltının dışa vurumudur. Başta da ifade edildiği gibi dini jeopolitik; kendisini sürekli hatıra, sembol, hikaye, acı ve başarılarıyla toplumlara hatırlatmakta ve onların tarihi kimlikleri, kişisel şahsiyetleri ve dünyaya sunacakları mesajların sessiz konuşanları olmaktadır.

Son söz Üstat Topçu’dan olsun. O, fiziken ve ruhen yapılan iki türlü fetihden bahseder. Ona göre bir fetih madde âleminden ruh fethine yükselirse anlamlıdır; nitekim Fatih Sultan Mehmed bu fethi gerçekleştirebilmiş büyük bir dehadır. Zira İstanbul yalnızca üzerinde Türk bayrağı dalgalansın diye değil havasında büyük ruhlar yükselsin diye alınmış bir şehirdir. Öyleyse yeni başlanılan ruha, öze, benliğe ve değerlere dönüş hamlesinin bu maddi hamlesi heybesine, mutlaka ruhaniyete, özgürlüğe, güçlü şahsiyetlere, bilim merakı ve insanlığa alternatif dünyalar sunma amacını da almalıdır. Çünkü kimsenin bu karardan “acı duymasına”, “hayal kırıklığı yaşamasına”, “özgürlüğünden endişe etmesine” gerek yoktur. Nasıl 500 yıl boyunca bu kutsal mabet, cami olarak ibadethane hüviyetini Müminleri için koruyup diğer dinlerden insanların kendisini ziyaret etmesine izin vermişse, şüphesiz bundan sonra da öyle olacaktır. Ama bir şartla; bütün zimamı Müslüman Türk’ün elinde olmak kaydıyla.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.